14 Ağustos 2013 Çarşamba

İnsan Hakları ihlali kanayan yaradır. İnsanım, haklıyım, kazanacağım!


İnsan Hakları ihlali kanayan yaradır. İnsanım, haklıyım, kazanacağım!

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ

İnsanlık topluluğunun bütün üyelerinde bulunan onurun; eşit ve başkasına aktarılamaz hakların tanınması, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğu,

İnsan haklarının tanınmaması ve hor görülmesi insanlık vicdanını isyana yönelten zorbalıklara yol açmış olduğu ve insanları korku ve yoksulluktan kurtulmuş, söz ve inanç özgürlüğüne kavuşmuş bir dünya kurulması insanoğlunun en yüksek ideali olarak ilan edilmesi olduğu,

İnsanın baskıya, baskı yönetimine karşı son çözüm olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için, insan haklarının bir hukuk düzeniyle korunması bir zorunluluk olduğu,

Devletler arasında dostça ilişkilerin geliştirilmesi zorunlu olduğu,

Birleşmiş Milletleri Halkları Antlaşma'da, insanın temel haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkek ve kadınların eşitliğine olan inançlarını bir kez daha açıklamış oldukları ve toplumsal ilerlemeyi kolaylaştırmaya, daha geniş bir özgürlük içerisinde, daha iyi yaşam koşulları oluşturmaya karar verdiklerini bildirmiş bulundukları,

Üye devletler, Birleşmiş Milletler örgütü ile işbirliği yaparak, insan haklarına ve temel özgürlüklere bütün dünyaca saygı gösterilmesinin sağlanmasını üstlenmiş oldukları,

Bu hak ve özgürlüklerin herkesçe özdeş biçimde anlaşılması, yukarıdaki üstlenmenin yerine getirilmesi açısından çok büyük önem taşıdığı için,

Genel Kurul

Toplumun her bir birey ve her bir organının, bu Bildirge'yi her zaman göz önünde tutarak, söz konusu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmek için eğitim ve öğretim yoluyla ve gerek üye devletlerin halkları arasında, gerek üye devletlerin yönetimi altındaki bölgelerin halkları arasında bu hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin biçimde benimsenmesi ve uygulaması için giderek gelişen ulusal ve uluslararası önlemler aracılığıyla harcayacağı çabalarda bütün halklar ve devletler için ortak standart olarak işbu Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'ni ilan eder.

Madde 1: Bütün insanlar özgür; onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşçe davranmalıdırlar.

Madde 2: Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildirge'de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.
Bundan başka, ister bağımsız ülke uyruğu olsun, isterse bağımlı, özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke uyruğu olsun, bir kişi hakkında, uyruğu bulunduğu devlet ya da ülkenin siyasal, adli ya da uluslararası durumu bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 3:
 Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 4: Hiç kimse köle ya da kul olarak kullanılamaz; kölelik ve köle alım satımı her türlü biçimiyle yasaktır.

Madde 5: Hiç kimse işkenceye ya da acımasız, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza ya da muameleye uğratılamaz.

Madde 6:
 Herkes, nerede olursa olsun, kişiliğinin tanınması hakkına sahiptir.

Madde 7: Yasa önünde herkes eşittir ve herkes ayrım gözetilmeksizin yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkını taşır. Herkesin, bu Bildirge'ye aykırı her türlü ayrıma ve bu tür ayrım gözetici işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Madde 8: Her kişinin, kendisine Anayasa ya da yasa ile tanınan temel haklara aykırı işlemlere karşı ilgili ulusal mahkemelerin etkin koruyucu önlemlerinden yararlanma hakkı vardır.

Madde 9:
 Hiç kimse, keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz, sürülemez.

Madde 10: Herkes, haklarının ve ödevlerinin ya da kendisine yöneltilen ve ceza niteliği taşıyan herhangi bir suçlamanın saptanmasında, davanın bağımsız ve tarafsız bir mahkemece, tam bir eşitlikle, adil ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.

Madde 11:
 (1) Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli bütün güvencenin sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile yasaca suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.
(2) Hiç kimse, gerçekleştiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan eylem ya da ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12: Hiç kimse, özel yaşamı, ailesi, konutu ya da yazışması konularında keyfi müdahaleye, onuruna ve adına karşı saldırıya uğrayamaz. Herkesin, bu müdahale ve saldırılara karşı yasa ile korunmaya hakkı vardır.

Madde 13: (1) Herkes, herhangi bir devletin sınırları içinde özgürce dolaşma ve oturma hakkına sahiptir.
(2) Herkes, kendi ülkesi dahil herhangi bir ülkeden ayrılma ya da kendi ülkesine yeniden dönme hakkına sahiptir.

Madde 14: (1) Herkesin, zulüm karşısında, başka ülkelere sığınma hakkı vardır.
(2) Bu hak, adi bir suçla ya da Birleşmiş Milletler ilke ve amaçlarına aykırı eylemlerle ilgili kovuşturmalar halinde, ileri sürülemez.

Madde 15: (1) Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.
(2) Hiç kimse, yurttaşlığından ya da yurttaşlığını değiştirme hakkından keyfi bir biçimde yoksun bırakılamaz.

Madde 16: (1) Evlenme çağına gelen her erkek ve kadın, ırk, uyruk ya da din bakımından hiçbir sınırlamaya bağlı olmaksızın evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir. Söz konusu kişiler, evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit haklara sahiptirler.
(2) Evlenme ancak, evleneceklerin özgür ve tam rızası ile gerçekleştirilebilir.
(3) Aile toplumun doğal ve temel öğesidir ve toplum ve devletçe korunur.

Madde 17: (1) Herkesin, tek başına ya da başkalarıyla birlikte mal ve mülk edinme hakkı vardır.
(2) Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılamaz.

Madde 18: Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din ya da inanç değiştirme; dinini ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak öğretim, uygulama, tapınma ve anma bağlamında açığa vurma özgürlüğünü içerir.

Madde 19: Herkesin düşün ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu özgürlük düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her araçta arama, elde etme ve yayma hakkını içerir.

Madde 20: (1) Herkesin barışcıl biçimde toplanma ve dernek kurma özgürlüğü vardır.
(2) Hiç kimse bir derneğe girmeğe zorlanamaz.

Madde 21: (1) Herkesin, doğrudan ya da özgürce seçilmiş kişiler aracılığıyla ülkesinin kamu yönetimine katılma hakkı vardır.
(2) Herkes ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir.
(3) Halkın iradesi, hükümet erkinin temelidir; bu irade, gizli ya da buna denk bir yöntemle yapılacak ve genel ve eşit oy verme yoluyla gerçekleşecek olan dönemsel ve dürüst seçimle belirir.

Madde 22: Her kişinin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe; onuru için ve kişiliğinin özgürce gelişmesi için zorunlu olan ekonomik, toplumsal ve kültürel hakların, ulusal çaba ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütleriyle ve kaynaklarıyla orantılı olarak gerçekleştirilmesine hakkı vardır.

Madde 23: (1) Herkesin çalışmaya, işini özgürce seçmeye, adil ve elverişli çalışma koşullarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.
(2) Herkesin hiçbir ayrım gözetilmeksizin, eşit çalışma karşılığı eşit ücrete hakkı vardır.
(3) Çalışan herkesin, kendisine ve ailesine insanlık onuruna uygun bir yasayış sağlayan, gerekirse her türlü sosyal güvenlik araçlarıyla da desteklenen bir ücrete hakkı vardır.
(4) Herkesin, çıkarlarının korunması için başkaları ile birlikte sendika kurmaya ve kurulu bir sendikaya katılmaya hakkı vardır.

Madde 24: Herkesin, çalışma saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve belirli aralıklarla ücretli izin dahil olmak üzere, dinlenme ve boş zamanlarını değerlendirme hakkı vardır.

Madde 25: (1) Herkesin gerek kendisi, gerek ailesi için yiyecek, giyecek, konut, sağlıksal bakım, gerekli toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere sağlığına ve esenliğine uygun bir yaşam düzeyine; işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılıkta ya da geçim olanaklarından kendi iradesi dışında yoksul kaldığı başka durumlarda, güvenliğe hakkı vardır.
(2) Analık ve çocukluk özel bakım ve yardım hakkı doğurur. Bütün çocuklar, ister evlilik içinde, ister evlilik dışında doğsunlar, eşit sosyal güvenlikten yararlanırlar.

Madde 26: (1) Herkesin eğitim hakkı vardır. Eğitim hiç olmazsa ilk ve temel eğitim evrelerinde parasız olmalıdır. İlk eğitim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitimden herkes yararlanabilmeli ve yüksek öğretim, başarıya göre, herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
(2) Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini, insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlenmesini amaç olarak almalıdır. Eğitim bütün uluslar, ırklar ve dini topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu güçlendirmeli ve Birleşmiş Milletler'in barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
(3) Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türü için öncelikli seçme hakkına sahiptir.

Madde 27: (1) Herkes, toplumun kültürel etkinliklerine özgürce katılma, güzel sanatları tatma, bilim alanındaki ilerlemelerden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.
(2) Herkesin, sahibi bulunduğu her türlü bilim, yazın ya da sanat yapıtlarından kaynaklanan ahlaki ve maddi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.

Madde 28: Herkesin, bu Bildirge'de yer alan hak ve özgürlüklerin tam olarak uygulanmasını sağlayacak bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 29: (1) Herkesin, kişiliğinin özgürce ve tam gelişmesine olanak sağlayan topluluğa karşı ödevleri vardır.
(2) Herkes, haklarını kullanmak ya da özgürlüklerinden yararlanmak konusunda, salt başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla ve demokratik bir toplumda törenin, düzenin ve genel esenliğin haklı gereklerini karşılamak için yasa ile saptanmış olan sınırlamalara bağlıdır.
(3) Bu hak ve özgürlükler, hiçbir biçimde, Birleşmiş Milletler'in amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30: Bu Bildirge'nin hiçbir unsuru, içinde açıklanan hak ve özgürlüklerin bir devlet, topluluk ya da bireyce ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir etkinlik ya da girişime hak verir biçimde yorumlanamaz.



12 Ağustos 2013 Pazartesi

Kardeşlik ötekileştirmemektir. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiziz. Ayrışmayacağım!

Kardeşlik ötekileştirmemektir. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiziz. Ayrışmayacağım!

Liberté, égalité, fraternité; "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" anlamına gelen bu Fransızca motto, 1789 Fransız İhtilali'nin simgelerindendir. Burada kardeşlikten anlamamız gereken toplumsal dayanışmadır. Toplumsal dayanışma; Toplumu oluşturan bireylerin güven ilişkisi, demokrasi, hukuk ve insan haklarına saygı çerçevesinde; ortak duygu, düşünce ve değerlerde birleşmesi ve birlikte hareket etmesidir. Gezi Parkı olayları bu noktadan bakınca, siyasal iktidar tarafından bir şekilde ötekileştirilmiş, Türkiye’nin tüm bileşenlerinin kardeşçe bir dayanışmayla, yeniden doğduğu, ana rahmini andıran bir sığınak olmuştur. Etimolojik olarak Türkçe ’de kardeş kelimesi, karın-daş kelimesinden gelmektedir. Divanu Lügati’t-Türk'te Kaşgarlı Mahmud, “karındaş” kelimesini "bir karında beraber bulunmuş" olarak açıklar. İster teolojik yöntemle, ister Darwinist yaklaşımla bakalım, tüm insanlar aynı kökten çoğalmıştır. O kök; idealist felsefede Âdem, materyalist felsefede ilk hücre olarak tanımlanır. Hangisine inanırsanız inanın neticede aynı kaynağın zerreleriyiz hepimiz. Yani karındaşız, kardeşiz.

Kardeşlik ötekileştirmemektir. Ötekileştirmek, kendi özüne ötekileşmektir.

Paylaşımdır kardeşlik.
Kardeşlik; kardeş payı yapabilmektir.
Kardeşlik; omuz omuza yürümektir.
Kardeşlik; karşılıksız, duru sevgidir.
Kardeşlik; zor günde uzanan eldir.
Kardeşlik; umuttur, hayat ışığıdır.
Kardeşlik; kayıtsız şartsız dayanışmadır.
Kardeşlik; derinde kalp sızısıdır.
Kardeşlik; hüznü dağıtan güneştir.
Kardeşlik; uğrunda verilecek candır.

Mesele, çelişen kavramların tarafı olmak değil, iyi ya da kötü insan olmaktır.

Dünya tarihinin başlangıcından beri tüm yönetimler, paranoyak devlet anlayışı nedeniyle toplumun farklı unsurlarını tek tipleştirmiş, tek tipleşmeye boyun eğmeyenleri ise ötekileştirmiştir. Oysa Gezi Parkı süreci göstermiştir ki; aslında Türkiye halkları, geçmişte yaşadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve küslüğü unutmak ve kimseyi ötekileştirmeden, tüm kesimlerin hoşgörü ve saygı çerçevesinde bir araya gelebileceği kardeşçe bir yaşam istemektedir. Gelinen noktada her kesim; Kürtler, Türkler, Kemalistler, liberaller, komünistler, sosyalistler, Aleviler, Sünniler, dindarlar, ateistler, çevreciler, eşcinseller ve herkes empati kapasitesini arttırmış ve kardeşliğe olan açlığını haykırmıştır. Temel meselenin dindar/laik, ulusalcı/liberal, sağcı/solcu, Alevi/Sünni gibi birbiriyle çelişen kavramların tarafı olmaktan değil, iyi ya da kötü insan olmaktan kaynaklandığını göstermiştir.



Hoşgörü, “kim olursan ol, ne olursan ol gel” diyebilmektir.
Gezi Parkı olayları sırasında, Türkiye’nin tüm farklılıkları birbirini tanıma fırsatı bulmuş, kimlik, ırk, dil, din ayırmaksızın birbirini, olduğu gibi hoşgörüyle kabul etmiş ve bir bütünün renkli parçaları olarak kardeşçe yaşayabilme üstünlüğünü göstermiştir. Gezi Park’ında bulunan ve toplumun tüm farklılıklarını temsil eden zümreler, kendi renk kartelalarında olmayan yeni bir renk keşfetmişlerdir; kardeşliğin renk harmonisi… Toplumun en çok ayrıştığı ve sevgisini nefretle harmanladığı spor alanında, daha önce birbirlerinin renklerine bile tahammül edemeyen keskin taraftar grupları arasındaki dayanışma ve omuz omuza ilerleme, insanlık tarihine not düşülecek nitelikte olmuştur. Öncelikle ve sadece Gezi Parkı’nın yeşil alan olarak kalmasını isteyen, AVM’leştirilmesine karşı çıkan çevre duyarlılığı yüksek gençlerin devletin güvenlik güçleri tarafından terörize edilmeleri, 11 yıllık AKP iktidarının baskısına karşı topyekûn bir başkaldırıya sebebiyet vermiştir. Devlet terörünün hunharca davranışı karşısında iktidar mezalimine daha fazla dayanamayacağını hisseden her birey tereddüt etmeksizin Taksim’e koşmuş ve ortak vicdanın sesiyle yekvücut olmuştur. Güvenlik güçlerinin çevrecilere karşı orantısız şiddet kullanarak parkı zapturapt altına alması sonun başlangıcını getirmiştir.
Sık bakalım, sık bakalım… Biber gazı sık bakalım… Kaskını çıkart, copunu bırak, delikanlı kim bakalım…
Kardeşlerinin bu ölçüsüz zulmün karşısında ezilmelerine daha fazla dayanamayan her duyarlı genç dayanışmak adına, özgürlük adına, eşitlik adına, kardeşlik adına polisin kasklarına, kalkanlarına, zırhlarına, Toma’larına, akreplerine, muharip güçlerine karşı; “hiçbir şey”leriyle direnmeye çalışırlarken, Beşiktaş’ın Çarşı Grubu 57. Alayı andırırcasına kırmızı pankartıyla polis barikatlarını yıkarak parka girmiştir. Beşiktaş’ın şövalye ruhlu gençlerinin sürece dâhil olması direnişçilerin kendilerine güvenini yükseltirken, Fenerbahçelilerin Kadıköy’den yürüyüş kollarıyla saf tutarak Boğaz Köprüsü’nü yayan geçmesi, hızla gelişmekte olan direniş gücüne güç katmıştır. Aslında çok değil, bir sezon önce Galatasaraylıların Arena Stadyumu açılışında Başbakana karşı gösterdikleri ve hiç beklenmedik ilk toplumsal tepki, futbolun sadece futbol olmadığının erken bir habercisi gibiydi. Böylece, süreç içerisinde birbirinden bağımsız olarak iktidara karşı tepkilerini koyan bu üç büyük taraftar grubu, Gezi Parkı bilinci doğrultusunda Türk siyasi tarihine altın harflerle yazılacak bir dayanışma örneği göstermiştir. Hazret-i Ali’nin “İnsanların en âcizi insanlardan kardeş edinemeyen, ondan daha âcizi ise kardeş edindikten sonra yitirendir.” Deyişine dayanarak bu kardeşliğin ebedi olacağı kalplerde hissedilmiştir.

O güne kadar hep öfke paylaşımında bulunmuş taraftar grupları, Göztepeli, Karşıyakalıyla, Adanasporlu, Adana Demirsporluyla, Beşiktaşlı,  Bursalıyla, Galatasaraylı, Fenerbahçeliyle, Trabzonsporluyla yan yana can cana direnişe dâhil olmuştur.
“Yalnız değilsiniz. Yeryüzü sofralarında birlikteyiz…”
Direnişin; İslam’ı siyasal malzeme olarak kullanarak iktidara gelmiş olan ve her daim suiistimal etmekten geri durmayan AKP iktidarı aleyhine gelişen en önemli kırılma noktalarından birisi de; “kapitalist Müslüman olmaz” sloganıyla parka gelerek destek veren Antikapitalist Müslümanlar olmuştur.
“Nerdesin aşkım? Burdayım aşkım…”
Türkiyeli lezbiyen, gay, bisexüel, transsexüel ve travestiler LGBTT); belki de ötekileştirme zulmünün karşısında mevzilenmek durumunda bırakılmış mağdurlar olarak, neşeleri ve renkleriyle birlikte, delikanlılıklarını da Gezi Ruhu’na katmış, kardeşliğin mozaiğindeki eksik parçayı da tamamlamıştır.
“Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” Deniz Gezmiş

Gezi ruhu; ağaçlarına da sahip çıkmıştır, halkların kardeşliğini de savunmuştur.
Gezi ruhu; kamuda türbana da sahip çıkmıştır, anadilde eğitimi de savunmuştur.
Gezi ruhu; eşcinsel haklarına da sahip çıkmıştır, dinlerin kardeşliğini de savunmuştur.
Gezi ruhu; cinsel istismar mağdurlarına da sahip çıkmıştır, işçi haklarını da savunmuştur.
Gezi ruhu; “heval”ine de sahip çıkmıştır, “gardaş”ını da savunmuştur.
Gezi ruhu; yeryüzü sofralarına da sahip çıkmıştır, komünal yaşamı da savunmuştur.
Gezi ruhu; semaya da sahip çıkmıştır, semahı da savunmuştur.
Gezi ruhu; yogaya da sahip çıkmıştır, namazı da savunmuştur.

Öte ”kim”?

Dayanışma 94 yaşındaki amcanın; “vaktim geldi biliyorum, geziyi görmeden ölemezdim” demesidir, 10 yaşındaki dünya güzeli kızın elleriyle boyayıp getirdiği “teşekkür ederim” pankartıdır. Analarımızın parka gelip gençleri elleriyle beslemesidir, sosyetik, medyatik, elit kesimin süsten uzak sade halleriyle parka gelip çöpleri toplamasıdır,  yaralandığında seni taşıyan hiç tanımadığın gencin gözyaşlarıdır dayanışma, her dilde aşktır, Dayanışma sen ateistken, namaz kılan Müslüman kardeşinin etrafında koruma çemberi oluşturmaktır. İnançlarıyla örtüşmediğini bildiği halde iftariyesini ateist arkadaşıyla paylaşan Müslümandır. Dayanışma, tutuklananlara destek için Çağlayan Adliyesi'ne gidip kendilerinin de aynı eylemi yaptıklarını bildirmektir. Dayanışma işten atılma tehditlerine rağmen, yeminlerine sahip çıkarak devlet terörü kurbanlarına sağlık dağıtmaya çalışan, steteskopunu muktedire rehin vermemiş doktorlardır. Dayanışma, toplumun bütün unsurlarının, kutsal günlerine azami saygı göstermektir. Cemreden sonra toprağa düşen kan yaşıdır…

“Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik; ama bu arada çok basit bir sanatı unuttuk: Kardeş olarak yaşamayı.“ Martin Luther King

Devrimci Müslümanlar’ın; “Farklılıklar birbirini yaşatır aslında, herkes beyaz olsa beyaz fark edilmez ki” dediği coğrafyamızda, beraber yaşadığımız Ermeni, Rum, Yahudi, Çerkez, Kürt, Alevi, Süryani, Boşnak, Tatar ve tüm zenginliklerimizin bayramlarını kardeşçe kutlamak gerekmektedir, mesajını vermiştir Gezi Ruhu. Gezi Parkı’nda tüm bu unsurlar belki de ilk kez birbiriyle tanışmış, kardeşinin özellik ve güzelliklerini tatmıştır. Gezi Ruhu; direniş sürecinde sevgiyle harmanlanan harçtan geri adım atılmasına asla müsaade etmeyecektir. Bu yoldan dönüş yoktur.  Goethe’nin deyişiyle; “Bir kişinin sözleri önemli değildir; iki yanı da dinlemeli. Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır. Çözümde görev almayanlar sorunun parçası olur.”

Hamdık, hoşgörü kazanında piştik, kardeş aşkıyla yandık… Ayrışmayacağız!


8 Ağustos 2013 Perşembe

Eşitlik birin bire eşitliğidir,çünkü hepimiz bir’den çoğaldık. Empatiyle yaşayacağım!



Eşitlik birin bire eşitliğidir,çünkü hepimiz bir’den çoğaldık. Empatiyle yaşayacağım!

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 7. Maddesi; “Yasa önünde herkes eşittir ve herkes ayrım gözetilmeksizin yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkını taşır.” Demektedir ve Türkiye Cumhuriyeti bildirgeyi 1948 yılında kabul etmiştir.  Buna ek olarak, faşist rejim anayasası olsa da, 1982 Anayasası “Kanun Önünde Eşitlik ” başlığını taşıyan 10’uncu  maddesinde şöyle demektedir; “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, mezhep, felsefi inanç, siyasî düşünce ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” Buna rağmen 32 yıldır bu madde de defalarca çiğnenmiştir.

Eşitsizliğin en çarpıcı olduğu alan tarihler boyunca kadın-erkek dengesizliğinde karşımıza çıkmıştır. Bu durum İslam coğrafyasında da büyük acılara yol açmış ve ne yazık ki hala açmaya devam etmektedir. İslam Dini yüksek bir ahlak, gerçek bir adalet anlayışı ile ortaya çıkmış bir dindir. Hz. Muhammed; “Kadın erkekle eşittir ve toplumun bir yarısıdır”. Demiştir. Bu yüce söze rağmen Türkiye kadınlarının modern bir topluma geçişi, ancak yüzyılların ardından Atatürk’ün Devrimleri ile mümkün olmuştur. 1924 anayasası hazırlanırken kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olması Atatürk tarafından gündeme getirilmiştir. Ancak TBMM genel kurulunda bu hakların yalnızca erkeklere tanınması fikri ağır bastığından, kadınlara siyasal haklar tanınması, diktatörlükle itham edilen Atatürk’ün en kudretli olduğu günlerde, TBMM’ye yani milli iradeye ve demokrasiye saygısından ötürü 1934 yılına kadar ertelenmiştir. Nihayet bu öneri ancak 5 Aralık 1934’te Mecliste kabul edilerek her kadına 22 yaşında seçme, 30 yaşında seçilme hakkı verilmiştir. Böylece 1934’de Türk kadını, Avrupalı kadınlardan 25 yıl önce milletvekili seçme ve 15 yıl önce de seçilme hakkına, yani eşit vatandaş olma niteliğine Atatürk sayesinde yasal olarak kavuşmuştur. Böylelikle Atatürk Türk kadınının faaliyetini sadece eviyle ve çocuklarıyla sınırlandırmamış, memleketin kadını ve erkeğiyle birlikte çalışmasıyla ilerleyebileceğini tespit etmiş; “Türk kadınını ilmi, ahlaki, içtimai, iktisadi hatta erkeğin refik, muavini ve müzahiri yapmak, yoludur.” Demiştir.

Gezi olayları çerçevesinde eşitlik kavramına bakış da, diğer tüm paradigmalarda olduğu gibi yeniden tanımlanmıştır. Son 11 yılda, AKP iktidarının giderek otokratikleşen baskıcı uygulamalarına karşı birikmiş bir tepki olarak isyan aleviyle dile gelen Gezi Ruhu, sadece Türkiye’ye değil bütün dünyaya “eşitlik kavramı”nın, toplumun tüm kesimlerine, tüm unsurlarına, tüm farklılıklarına saygı duyularak yaşanması ve yaşatılması gerektiğini öğreten bir duruş sergilemiştir. Gezi Parkı, dünyanın bütün çelişkilerine karşı, eşitliğin, kardeşliğin, yani sınırsız, sınıfsız bir yeryüzü cenneti idealinin prototipini oluşturmuştur. “Ülkemin henüz mükemmel olmadığını biliyorum. Tüm zamanlar boyunca insanlara özgürlük ve eşitlik getirmek için mücadele ettik. Ne var ki, dünyada bu yöndeki uygulamalarımızın, iyi niyetlerimizle örtüşmediği zamanlar da oldu.” diyen Barack Obama, hatalarını itiraf etmek yüce gönüllüğünü gösterirken, bizim liderimiz, demokrasi isteyen gençleri çapulculukla itham etmiştir. Ne ki, adalet arayışındaki gençlik; çapulcu olmayı bir madalya gibi göğsüne takarak, haklarının peşine, herkesin hakkına eşitlik şiarıyla düşmüş, özgürlüğü için gerektiğinde canını vereceğini tüm dünyaya göstermiştir. Mihail Bakunin bu konuda; "İnsan yalnızca eşit ölçüde özgür insanlar arasında gerçekten özgürdür; bir tek insanın bile köleliği tüm insanlığı çiğner ve herkesin özgürlüğünü etkisiz hale getirir. Herkesin özgürlüğü bu nedenle yalnızca herkesin eşitliği halinde gerçekleşebilir. Özgürlüğün eşitlikle gerçekleşmesi ; adalettir." Demektedir. Sosyal reformcu, feminist yazar İskoç Frances Wright ise konuyu ; "Eşitlik ruhun özgürlüğüdür. Yani eşitlik olmadan özgürlük olamaz." deyişiyle özetlemiştir.

Gezi Parkı cennetinin “eşitlikçi” ortamında özgürlük kavramı; kardeşlik, dayanışma, karşılıklı saygı, sadelik, azla yetinmek, başkalarının hakkını gözetmek ve masumiyetle bütünleşmiştir. Albert Einstein’ın; “Tanrının nezdinde hepimiz eşit oranda bilge ve eşit oranda aptalız.” Sözünün anlamını hakkıyla verircesine; bilge, aptalla; bilgili, cahille; yılda milyon dolarlar kazanan CEO, kredisiyle geçinen öğrenciyle;  genel müdür, odacıyla; binbaşı, onbaşıyla; öğrenci, hocayla; zengin, yoksulla; türbanlı, başı açıkla; mutaassıp, modernle; en koyu düz cinsel, eşcinselle; feminist, maçoyla; kentli, köylüyle; Türk, Kürt’le; Sünni, Alevi’yle; tinerci, kolejliyle sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle olarak, yan yana yemek sırasına girmiş, aynı yemeği yiyip içmiş, aynı helayı kullanmış, aynı gazı solumuş, aynı kapsülle vurulmuş, revirde omuz omuza pansuman sırası beklemiş, birbirinin yarasını sarmış, aynı türküleri söylemiş, önce gönüllerini eşitlemiş, eşitliğin ve kollektif yaşamanın yüksek hazzını birlikte öğrenmiştir. Böylece sadece kendi haklarına değil, o güne kadar kendilerine ‘’öteki’’ olmuş olan diğerlerinin haklarına da eşit ölçüde sahip çıkmış, ben olarak değil, biz olarak bakmayı gönülden benimsemiştir. Bu duygudaşlıkla, yani empatiyle yüklenen her birey, giderek daha önce hiç olmadığı kadar sempatikleşmiştir. Bebekler doğdukları andan itibaren Empatiyle büyürler. Ülke, coğrafya, sosyal çevre ve aile zamanla onları antipatiye iter. Empati sayesinde insan ilişkileri gelişir. İnsanlar arasındaki kavgalar azalır ve zamanla yok olur.

Oysa tüketim çağının vahşi kapitalizmi, eşitlik ilkesinin insanın doğasına, hatta giderek doğanın doğasına aykırı bir ilke olduğu tezini savunagelmiş ve nihayetinde insanoğlunun birbirini dişlediği bir toplum modeli yaratmayı başarmıştır. Komünist ideolojinin teorisiyle taban tabana zıt pratik hatalarını arsız bir fırsatçılıkla paketleyerek insanoğlunun önüne sürmüş, eşitlik kavramını itibarsızlaştırmış ve böylece rant ekonomisi yolundaki engelleri temizlemiştir. Rekabetçi tüketim toplumu modeliyle, ihtiyaç ötesi üretimlerini janjanlayarak insanları ihtiyaçları olduğuna inandırmış ve pazarlamış, rant sistemini oluştururken de, tüketmenin, tükenmekle sonuçlanacağına hiç aldırış etmemiştir. Halbuki son 30 yıl içerisinde, tüketim toplumu fertlerinin en yaygın ve tedavisi en güç ruhsal hastalıklarından birisi hızla metropol insanları arasında yaygınlaşmaya başlamış ve tanımlanmıştır: “burnout sendromu…” Tükenmişlik Sendromu (yanmışım ben sendromu), kapitalist sistemin talep ettiği rekabetçi, bireyci ve sadece kazanmaya koşullandırılmış insan modeline ayak uydurmak zorunda bırakılan gençlerin, hayal kırıklıkları ve buna bağlı olarak bedensel, ruhsal ve sosyal tükenişleriyle sonuçlanmaktadır. Tüketim toplumunun ezici çarkları arasında, ideallerinden kopartılan gençlerde daha sıklıkla görülen bu sendrom, eşitlik kavramının yüksek insanlık ideolojisi ve geleceğimiz için ne kadar hayati olduğunu ispat edercesine karşımıza çıkmıştır. “Kır oğul zinciri; hür gez, hür konuş… Yok mu altından gümüşten bir kurtuluş?” Hazret-i Mevlâna’nın bu sözünden feyz almışçasına, Gezi Ruhu göstermiştir ki; kazanmaktan daha önemli bir beklentisi vardır “neden kuşağı” gençlerinin: mutlu olmak… Basit ve nahif bir talep; sadece mutlu olmak… “Neden Kuşağı” gençliği (ingilizce’de “why generation ya da kısaltılmış haliyle “y generation”) neden yarışmak zorunda bırakıldıklarını sorgulayarak doğmuştur. Neden daha iyi olmak zorundayım arkadaşlarımdan? Neden daha güçlü olmalıyım? Neden daha hızlı koşmalıyım? Neden daha yükseğe sıçramalıyım? Neden daha çok para kazanayım ki? Neden, neden, neden? Y-kuşağı gençleri, internette, son derece eşitlikçi bir platformda, bir oda, bir klavye, bir modem üzerinden ‘’neden?’’ sorularını sormuş ve ebeveynlerinin formatlanarak kendilerini kaptırmış oldukları rekabetçi tüketim toplumu modelini, denizler aşırı mesafeleri yok hükmünde sayarak aralarında sorgulamış ve giderek itirazlarını şekillendirmiştir. Hazret-i Pîr’in;  “Mademki sen bensin, ben de senim, nedendir şu senlik benlik” deyişinin anlamının tadını çıkartırcasına internet üzerinden tanışan ve öteki demeden diğerinin meselesini, ortak meseleleri gibi anlayan y-kuşağı “yarış” değil, “eşitliğe varış” istemektedir. Gençler artık “atları vurmasınlar” demiş ve Gezi Parkı ağaçlarından başlayarak doğaya yani “hayata” sahip çıkmıştır.

Neticede Gezi süreci boyunca yüksek empati kurabilmeyi öğrenen ve dalga dalga insanlığa öğreten Gezi Ruhu, adı ve kuralları yazıya dahi geçmemesine rağmen ortak bir vicdanla yerküreyi atmosfer gibi sarmıştır.  Artık Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü “ortak vicdan”, eşitliğin dayanılmaz güzelliğini koruyacak ve yaşatacak bir sistemi, zerresinden vazgeçmeden sonsuza dek talep etmektedir.

Eşitlik birin bire eşitliğidir, çünkü hepimiz bir’den çoğaldık. Empatiyle yaşayacağım!
                                                             

Mustafa ALTIOKLAR – Fırat Efe AKYÜZ

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Özgürlük benim karakterimdir, çünkü doğuştan hakkımdır. Boyun eğmeyeceğim!

Özgürlük benim karakterimdir, çünkü doğuştan hakkımdır. Boyun eğmeyeceğim!

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1.maddesi; “bütün insanlar özgür doğarlar. Onur ve hakları bakımından eşittirler. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşçe davranmalıdırlar. ” Demektedir. Türkiye Cumhuriyeti 10.Aralık.1948 yılında bildirgeyi imzalamıştır. Ne var ki geçen 65 yılda Bildirge sayılamayacak kadar çok çiğnenmiş ve nihayetinde AKP iktidarının uygulamalarıyla ihlaller rekoru kırılmıştır. On bir yıllık AKP rejiminin baskısı altında yaşayan Türkiye Halklarının tüm bileşenleri, Taksim Gezi Parkı olaylarının patlak vermesiyle birlikte ortak bir vicdan çerçevesinde kenetlenmiş ve hep bir ağızdan EY ÖZGÜRLÜK diye haykırmıştır. “İki şeye hakkım var: Özgürlük ve ölüm. Birine sahip olamazsam ötekini isterim. Çünkü kimse beni canlı tutsak edemez. ”  diyen cesur özgürlük savaşçısı Ernesto Che Guevara’nın yeminine uyarcasına,  Gezi’nin cesur yürekleri de şanlı direnişte 5 şehit vermiştir. Ancak, ceberut devlet terörüyle verilen kayıplar boşuna olmamış, “dilimden, dinimden, inançlarımdan, yaşam biçimimden, cinsel kimliğimden, bedenimden, hamile karnımdan, bebeğimden, giyim tarzımdan, başörtümden, çulumdan, çaputumdan, yediklerimden, içtiklerimden, haber alma özgürlüğümden, gelecek tercihimden, üniversitemden, okuduğumdan, dinlediğimden, elini, dilini ve yargını çek! Karışma yaşam alanlarıma. Ben senden farklıyım. Beni onaylamıyor bile olsan, varlığımı kabullen. İfade özgürlüğümü anayasal güvence altına al, çünkü ben kafamdakileri sansüre tabi tutmadan konuşabileceğim açık bir toplum istiyorum. Özgürlük istiyorum. Çünkü özgürlük benim karakterimdir. Boyun eğmeyeceğim…” biçiminde yükselen özgürlük çığlıkları, Gezi’den dünyaya yayılmıştır.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde; “herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bütün hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanabilir.”  Denmektedir. Bu evrensel çerçevede özgürlük paketi, herhangi bir parçanın kabulü ile değil; tüm parçaların kabulü ile işlerlik kazanır. Ne ki; iktidarlar özgürlük sözcüğünü ağızlarından düşürmemekte ancak kendi ikiyüzlü sahte özgürlük paketleriyle toplumun karşısına çıkmaktadır. İşte Onlar; “kendine liberal”, “kendine demokrat”, ”kendine halkçı”, “kendine Müslüman”dır. Büyük üstat Nazım Hikmet’in deyişiyle; “onlar ümidin düşmanıdır sevgilim… Akarsuyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı...”  

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi; “doğumdan, ölümüne dek; hayatının her aşamasında; dünyayı yorumlama, istek ve arzuları doğrultusunda kendini yönlendirme ve tüm bu imtiyazlara kendi iradesiyle, hiçbir zorlama olmadan, sınırsız ulaşma hakkı, kişinin özgürlüğüdür. Bununla beraber herkes, haklarını kullanmak ya da özgürlüklerinden yararlanmak konusunda, salt başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla yasa ile saptanmış olan sınırlamalara bağlıdır .” Demektedir. Bakunin ise; “Eğer insan ahlakının bir temel ilkesi varsa, o da özgürlüktür. Başkalarının özgürlüğüne saygı duymak ise görevdir. ” Der. Bu anlayışla özgürlük “tüm bireyler arasında eşit ağırlıklı” olmalıdır.  Başka bir deyişle; “sınırsızlık” başkalarının özgürlük sınırlarına kadardır. Örneğin; kimsenin bir başkasını “öldürme” özgürlüğü yoktur. Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır . Kimse bir başkasının haklarına, konfor alanına, inançlarına ve değerlerine tecavüz edemez.  “Hep bana” özgürlüğü de adaletsiz bir özgürlük anlayışıdır. “Başörtüme özgürlük” eyvallah iken, “alkol yasak” olmaz! “camiye özgürlük” eyvallah iken “cemevine yasak” olmaz! “Türkçe ’ye özgürlük” eyvallah iken “Kürtçe ’ye yasak” olmaz! “yandaş medyaya özgürlük” eyvallah iken “karşıt görüşe yasak” olmaz! Kısaca “adalet olmayan yerde özgürlük olmaz.” Başörtüsü, türban, çarşaf, burka dâhil tüm giysiler, sadece okullarda değil tüm kamusal alanlarda güvenlik önlemleri dışında hiçbir kıstas getirmeksizin derhal serbest bırakılmalıdır. 6 yıl başörtüsüyle tıp eğitimi alan erişkin bir insana, “şimdi doktor oldun ve başörtünü çıkartmalısın” denilemez. Kimse kimsenin yaşam tarzına kendi yaşam tarzını “normal” kabul ederek müdahale edemez. Hiç kimse “normal” değildir. Kimse kendine “normal” diyemez. “Normal”lik özgürlük düşmanı, hastalıklı bir sözcüktür. Toplumun %100’ünün kabul ettiği bir şey dahi normal diye tanımlanamaz. Çünkü bir de “zaman” faktörü vardır. Bugünün “normal”inin yarın ne olacağı meçhuldür. Mustafa Kemal Atatürk’ün unutulmaz saptamasında altını çizdiği gibi; “hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış ve donmuş kural yoktur. Asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmektir.” 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre; “Herkesin düşün ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu özgürlük düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her araçta arama, elde etme ve yayma hakkını içerir .” Oysa Başbakan, sosyal medyayı “bela” olarak nitelemiş, direktifinden çıkamayan Bakanlarından, “ulaştırmaya bakanı” çağdaş devletlerde görülmeyecek bir komedi sergileyerek Facebook ve Twitter’a “işbirliği” teklif etme cahilliğini göstermiştir. Ülkemizin saygın sanatçıları, sosyal medya üzerinden bilgi ve düşüncelerini yaydıkları için kovuşturmaya alınmıştır. Hâlbuki İnsan Hakları Komitesi’nin Temmuz 2011’de Cenevre’de imzaladığı bildirgenin, Görüş ve İfade Özgürlükleri’ ne dair 19.maddesi; ‘’Fikir oluşturma ve ifade etme özgürlüğü, kişinin eksiksiz gelişimi için vazgeçilmez koşullardır. Söz konusu özgürlükler özgür ve demokratik her toplumun temel taşlarıdır’’  demektedir. Bu bağlamda fikir özgürlüğü alanında kısıtlama kabul edilemez. Başkalarının yaşama özgürlüğü dâhil, hiçbir özgürlüğüne tecavüz etmemiş, şiddet kullanarak fikirlerini kabul ettirmeye çalışmamış ancak sadece siyasi görüşlerinden, fikirlerinden dolayı suçlu bulunup cezalandırılmış herkes özgür bırakılmalı ve itibarları iade edilmelidir. 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre; “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din ya da inanç değiştirme; dinini ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak öğretim, uygulama, tapınma ve anma bağlamında açığa vurma özgürlüğünü içerir .” İnanç özgürlüğü tüm inanç sistemlerine ve inançsızlara karşı eşit özgürlük ilkesine uygun olmalıdır. Evrensel özgürlük anlayışında zorlama olamaz. Bir taraftan “Dinde zorlama yoktur”  derken, diğer yandan dayatma kabul edilemez. Ana babalar, çocuklarına verilecek eğitim türü için öncelikli seçme hakkına sahiptir . İnanç özgürlüğü doğrultusunda zorunlu din dersleri derhal kaldırılmalıdır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre; “Herkesin eğitim hakkı vardır. Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini, insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlenmesini amaç olarak almalıdır. Eğitim bütün uluslar, ırklar ve dini topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu güçlendirmeli ve geliştirmelidir .” Oysa zorunlu din dersleri devletin resmi seçimiyle zorunlu Sünni İslam dersleri şeklinde uygulanmaktadır. Bunun yerine tüm dinler ve din karşıtlığı hakkında bilgi veren, tarafsız ve eleştirel felsefe dersleri olmalıdır. Sünni mezhep mensupları kadar, Aleviler, Süryaniler, Yezidiler, Mecusiler, Hristiyanlar, Yahudiler ve adları sayılmamış olan tüm inanç mensuplarıyla birlikte; dini inanca karşı olan; ateist, agnostik, panteist veya şamanlar da desteklemeli; kendilerini ifade etmeleri ve fikirlerini yaymaları özgürleştirilmelidir. Hazreti Mevlana’nın “Gel, gel, ne olursan ol yine gel. İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel. ” Sözünü ağızlarına pelesenk eden muktedirler; özellikle inançsız kesimi, sanki inançsızlık bir suçmuş veya cüzamlılarmış gibi lanetlemiş; gizlenmekten başka yol bırakmamıştır. Bu nedenle devletin inançsız vatandaşları da desteklemesi, onların varlıklarını kabul etmesi, kendilerini ifade etme ve düşüncelerini yayma haklarını koruması şarttır. Elbette devlet tüm bunları yaparken, laiklik ilkesine sıkı sıkı sarılmalı ve tüm vatandaşlarının inanç ya da inançsızlık özgürlüğünün garantörü olmalıdır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 2.Maddesinde; “herkes, cins ayrımı gözetilmeksizin bütün hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanabilir. ” Kadınların özgürlük ve eşitliği sözde kalmamalıdır. Kaç çocuk doğuracağıma, doğurup doğurmayacağıma sadece ben karar verebilirim. Bununla birlikte tüm insanların cinsel kimliklerine ve tercihlerine saygı göstermek, bu kimliklerini özgürce yaşamalarını sağlamak da devletin görevlerinden biridir. Evlenme çağına gelen her erkek ve kadın, ırk, uyruk ya da din bakımından hiçbir sınırlamaya bağlı olmaksızın evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir. Söz konusu kişiler, evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit haklara sahiptirler.  
Evlenme ancak, evleneceklerin özgür ve tam rızası ile gerçekleştirilebilir.  
Analık ve çocukluk özel bakım ve yardım hakkı doğurur. Bütün çocuklar, ister evlilik içinde, ister evlilik dışında doğsunlar, eşit sosyal güvenlikten yararlanırlar. 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi; “Hiç kimse, özel yaşamı, ailesi, konutu ya da yazışması konularında keyfi müdahaleye, onuruna ve adına karşı saldırıya uğrayamaz. Herkesin, bu müdahale ve saldırılara karşı yasa ile korunmaya hakkı vardır .”  Demektedir. Haberleşme özgürlüğü, milli güvenlik maskesiyle baskı altına alınamaz. Herkes kendi mahrem hayatını özgürce yaşama hakkına sahiptir. Suçluları tespit etmek için telefon dinlemek, her sistemde yapılabilecek bir polisiye tedbirdir. Ancak telefon dinlemelerini siyasi erk kazanmada bir silah olarak kullanmak, bunun üzerinden kişileri özel hayatları ile tehdit etmek; işkence yapmak ile eşit oranda insanlık suçu sayılmalıdır. 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre; “Herkes, herhangi bir devletin sınırları içinde özgürce dolaşma ve oturma hakkına sahiptir .” Oysa Gezi Olayları sırasında halka açık alanlar, halka kapatılmıştır. Herkesin barışçıl biçimde toplanma ve dernek kurma özgürlüğü vardır . Ama Türkiye bir yandan bu maddenin altına imza atarken, diğer yandan Gezi protestoları çerçevesinde toplananları, hükümeti darbeyle yıkmaya niyetli örgüt üyeleri kurmacasıyla içeri atmıştır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre; Herkesin, doğrudan ya da özgürce seçilmiş kişiler aracılığıyla ülkesinin kamu yönetimine katılma hakkı vardır. Herkes ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Halkın iradesi, hükümet erkinin temelidir; bu irade, gizli ya da buna denk bir yöntemle yapılacak ve genel ve eşit oy verme yoluyla gerçekleşecek olan dönemsel ve dürüst seçimle belirir.  Oysa Türkiye’de milli irade barajlarla engellenmektedir. Seçim barajı derhal %0’a indirilmeli, her türlü düşüncenin mecliste yer edinmesini sağlayacak düzenlemelere gidilmelidir. Ayrıca hiçbir vekilin, milletin kendisinden daha fazla dokunulmazlığı olmamalıdır. Bu ayrım, özgürlüğün eşit dağılım ilkesine aykırıdır.

"Kanaatkar olmak, boyun eğme zilletinden daha hayırlıdır..." der Hazret-i Ali...
Özgürlük Gezi Ruhu’nun karakteridir ve Gezi Ruhu özgürlük yolunda boyun eğmeyecektir!

Mustafa ALTIOKLAR - Fırat Efe AKYÜZ