6 Nisan 2015 Pazartesi

DEMOKRASİ İÇİN NE YAPMALI?

1.    EŞİTLİK DEMOKRASİNİN ÖNKOŞULUDUR

Ø  Demokrasi sözde değil, özde olmalıdır. Dil, din, mezhep, cinsiyet, felsefi inanç, siyasî düşünce, ırk, renk ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin herkes eşittir.

Ø  Demokrasi tüm vatandaşların kanun önünde istisnasız eşitliğidir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmamalı, ayrım gözetmeden herkes kanun önünde eşit olmalı ve yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanmalıdır. 

Ø  Demokrasi çoğulcu ve katılımcı olmalıdır. Çoğulcu demokrasi toplumdaki farklılığı ve çokluluğu kabul eder. Denetimden uzak demokratik sistemlerin otokratikleşerek bireysel hakları ihlal eden "çoğunlukçu" sisteme dönüşme riski vardır. Bu nedenle;
(1) güçler ayrılığı ilkesinin kuvvetle korunması ve dengeli olması
(2) merkezi otorite gücünün perifere yayılarak yerel yönetimlerin güçlenmesi
(3) sivil toplum kuruluşlarının etkinlik ve özgürlük alanları artırılarak katılımcı demokrasinin gelişmesi şarttır.
  
Ø  Eşitlik yoklukta değil, varlıkta sağlanmalıdır. Eşitlikçi bir rekabet ve hakça paylaşımla gelirin adaletli dağılımı, toplumun tamamının refah seviyesi ve yaşam kalitesinin yükseltmesini hedeflemelidir. 

2.    ÖZGÜRLÜK KAYITSIZ VE ŞARTSIZ OLMALIDIR. 

Ø  Özgürlük ancak herkesin eşitliği halinde gerçekleşebilir. Tüm vatandaşlar ulusal ya da toplumsal köken, ırk, renk, cins, dil, din, inanç, siyasi görüş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bütün hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanmalıdır. Ne ki; mevcut siyasi partiler bir yandan özgürlük sözcüğünü ağızlarından düşürmezken, diğer yandan kendi ikiyüzlü sahte özgürlük paketleriyle toplumun karşısına çıkmaktadır. İşte onlar; “kendine liberal”, “kendine demokrat”, ”kendine halkçı”, “kendine Müslüman”, “kendine yetmez ama evetçi”dir.

Ø  Eşitlik olmadan özgürlük olamaz. Evrensel çerçevede özgürlük paketi, herhangi bir parçanın kabulü ile değil; tüm parçaların kabulü ile işlerlik kazanır. Devletin dilden, dinden, inançlardan, yaşam biçiminden, giyim tarzından, başörtüsünden, cinsel kimlikten, bedenden, bebekten, haber alma özgürlüğünden, üniversitelerden elini, dilini ve yargısını çekmesi şarttır.

Ø  Düşünce ve ifade özgürlüğü güvence altına alınmalıdır. Özgürlük ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her araçta arama, elde etme ve yayma hakkını içerir ve anayasal güvence altına alınmak zorundadır.

Ø  Sansür kanserdir. Demokratik açık bir toplum için tüm vatandaşlar fikirlerini iç ve dış sansüre tabi tutmadan ifade edebilmelidir.

Ø  Fikir suçluları derhal serbest bırakılmalıdır. Şiddet kullanarak fikirlerini kabul ettirmeye çalışmamış ancak sadece siyasi görüşlerinden, fikirlerinden dolayı suçlu bulunup cezalandırılmış herkes özgür bırakılmalı ve itibarları iade edilmelidir. 

Ø  Toplantı, gösteri, yürüyüş ve örgütlenme özgürlüğü anayasal haktır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne sadık kalınarak uygulanmalıdır. Polisin demokrasinin sağladığı hak ve özgürlükleri kısıtlamaması, tam tersine kısıtlayana mani olması şarttır. Toplantı, gösteri ve yürüyüş sırasında provokasyon yapan ya da orantısız güç kullanan polis insanlık suçu işlemiş addedilmeli ve yargıya hesap vermelidir.

Ø  Özel yaşam kutsaldır. Hiç kimse, özel yaşamı, ailesi, konutu ya da yazışması konularında keyfi müdahaleye, saldırıya uğrayamaz. Herkesin, bu müdahale ve saldırılara karşı yasa ile korunmaya hakkı vardır. Haberleşme özgürlüğü, milli güvenlik maskesiyle baskı altına alınamaz. Herkes kendi mahrem hayatını özgürce yaşama hakkına sahiptir. Suçluları tespit etmek için telefon dinlemek, her sistemde yapılabilecek bir polisiye tedbirdir. Ancak telefon dinlemelerini siyasi erk kazanmada bir silah olarak kullanmak, bunun üzerinden kişileri özel hayatları ile tehdit etmek; işkence yapmak ile eşit oranda insanlık suçu sayılmalıdır.

Ø  Din ve vicdan özgürlüğü haktır. Bu hak din ya da inanç değiştirme; dinini ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak öğretim, uygulama, tapınma ve anma bağlamında açığa vurma özgürlüğünü içerir. İnanç özgürlüğü tüm inanç sistemlerine ve inançsızlara karşı eşit özgürlük ilkesine uygun olmalıdır. 

Ø  Zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Dinde zorlama yoktur. Evrensel özgürlük anlayışında zorlama olamaz. Bir taraftan “Dinde zorlama yoktur” derken, diğer yandan dayatma kabul edilemez. Ana babalar, çocuklarına verilecek eğitim türü için öncelikli seçme hakkına sahiptir. İnanç özgürlüğü doğrultusunda zorunlu din dersleri derhal kaldırılmalıdır. Zorunlu din dersleri devletin resmi seçimiyle zorunlu Sünni İslam dersleri şeklinde uygulanmaktadır. Bunun yerine tüm dinler ve din karşıtlığı hakkında bilgi veren, tarafsız ve eleştirel felsefe dersleri olmalıdır.

Ø  İmam Hatip okulları kapatılmalıdır. Toplumun din adamı gereksinimi lise mezunu din adamlarıyla değil, İlahiyat Fakültesi mezunları ile karşılanmalıdır. İmam Hatip Liseleri İlahiyat Fakültelerine dönüştürülerek üniversitelere bağlanmalıdır.

Ø  Cem Evleri ibadethane olarak tescillenmelidir.  Her türlü inanç sistemi, her türlü ibadet etme biçiminde özgür bırakılmalıdır. Diyanet İşleri derhal kaldırılmalı, inanç sistemleri mensuplarının bağışları yoluyla finanse edilmelidir. Hristiyan’ın, Yahudi’nin, ateistin, putperestin vergisiyle hac olmaz.

Ø  Özgürlük için devletin laik olması şarttır.  Devlet tüm vatandaşlarının inanç ya da inançsızlık özgürlüğünün garantörü olmalı ve bunu sağlarken laiklik ilkesine sıkı sıkı sarılmalıdır. 

Ø  Kadınlar dakika kaybetmeden özgürleştirilmelidir. Yarısı özgür olmayan toplumda özgürlüklerden bahsedemeyiz. Kadınların özgürlük ve eşitliği sözde kalmamalıdır. Kadınlara pozitif ayrımcılık yapılıyormuş gibi göstermelik sözde hakların arka planı iyi anlaşılmalıdır. Örneğin; iki yıla uzatılan süt izni bir avantaj olarak algılatılmaya çalışılmaktadır. Oysa zaten üç çocuk doğurması istenen kadın, bilimsel olarak tamamen gereksiz bir biçimde iki yıl süt vermeye özendirilmektedir. Bu hakkı kullanan kadına hangi işyeri iş verecektir? Gündelik birkaç saatlik izinle süt vermeye gidecek olan kadının iş performansından hangi işveren emin olabilecektir? Bu gereksiz süt izni aslında kadına verilmiş bir hak değil, kadının sosyoekonomik hayattan uzaklaşmasına yol açacak olan bir hak gaspıdır. AKP zihniyeti sosyal alanda kadın görmeye tahammül edememektedir. Kadını bütün kötülüklerin sebebi olarak gören bu zihniyet, asıl kötülüğün zihinlerinin derinliklerinde olduğunun farkında bile değildir.

Ø  Karar kadınlarda olmadıkça toplumsal özgürlükten bahsedilemez. Kaç çocuk doğuracağına, doğurup doğurmayacağına sadece kadın karar verebilir. Evlenme çağına gelen her erkek ve kadın, ırk, uyruk ya da din bakımından hiçbir sınırlamaya bağlı olmaksızın evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir. Söz konusu kişiler, evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit haklara sahiptirler. Evlenme ancak, evleneceklerin özgür ve tam rızası ile gerçekleştirilebilir. 

Ø  Adalet olmayan yerde özgürlük olmaz. Kimse bir başkasının özgürlüğüne, haklarına, konfor alanına, inançlarına, değerlerine tecavüz edemez. “Başörtüme özgürlük” eyvallah iken, “alkol yasak” olmaz! “camiye özgürlük” eyvallah iken “cemevine yasak” olmaz! “Türkçe ’ye özgürlük” eyvallah iken “Kürtçe ’ye yasak” olmaz! “yandaş medyaya özgürlük” eyvallah iken “karşıt görüşe yasak” olmaz!


3.    KARDEŞLİK ÖTEKİLEŞTİRMEMEKTİR.

Ø  Ötekileştirmek, kendi özüne ötekileşmektir. Temel mesele dindar/laik, Alevi/Sünni, Türk/Kürt, ulusalcı/liberal, sağcı/solcu gibi birbiriyle çelişen kavramların tarafı olmak değildir. Temel mesele ait olmadığımız tarafın varlığını inkâr edip, bizim gibi yapmaya, asimile etmeye çalışmak; olmuyorsa ötekileştirerek dışlamak, haklarını gasp etmekten kaynaklanmaktadır. Türkiye halkları, geçmişte yaşadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve küslüğü unutmak, kimseyi ötekileştirmeden, tüm kesimlerin hoşgörü ve saygı çerçevesinde bir araya gelebileceği kardeşçe bir yaşam istemektedir.

Ø  Hoşgörü derhal tesis edilmeli, eğitimin temelini teşkil etmelidir. Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, dindarlar, ateistler, Kemalistler, liberaller, komünistler, sosyalistler, çevreciler, eşcinseller ve istisnasız herkesin empati kapasitesini arttıracak ve kardeşliği güçlendirecek sosyal projeler derhal hayata geçirilmeli ve desteklenmelidir.

Ø  Tek tipçi faşist AKP politikaları derhal yok edilmelidir.  AKP zihniyeti biat eden, tek tip birey yaratmak üzere on yıl boyunca önce sinsice, 2007 sonrasında açıktan açığa politikalarını uygulamış, karşı çıkan bireyler ve topluluklar sindirilmeye çalışılmıştır. Bu politika toplumun kutuplaşmasına ve gerilimin korkutucu düzeylere tırmanmasına yol açmıştır. Tek tip toplum yaratma faşizmine derhal son verilmeli, toplumsal hoşgörü ve dayanışmanın her alana yayılımını sağlamak şarttır.

4.    PARLAMENTER SİSTEMDE REFORM ŞARTTIR.

Ø  Seçim barajı derhal %0’a indirilmelidir. Türkiye’de halkın iradesi barajlarla engellenmektedir. Oysa cumhuriyet rejimlerinde halkın iradesi, hükümet erkinin temelidir.  Her türlü düşüncenin mecliste yer edinmesini sağlayacak düzenlemelere gidilmelidir. 

Ø  Koalisyon ahenktir. Neoliberal, liberal ve kapitalist sistemler, ülkeleri hesap vermeksizin yönetebilmek için “istikrar” yalanına sarılmaktadırlar. Oysa koalisyon hükümetleri milli iradenin ahengini sağlamaktadır.

Ø  Başkanlık sistemi AKP vesayeti altında değil, parlamenter sistem çerçevesinde tartışılmalıdır.  Yürütme, nüfusu 80 milyona yaklaşan ve çok kültürlü ülkemizde artık merkezi meclisten değil, yerel meclisler üzerinden olmalıdır. Merkezi meclis sistemi yerine, eyalet sistemi, eyalet meclisleri ve eyalet hükümetleri tartışılmalıdır. Bu sistem halkın egemenliğinin meclise daha fazla yansımasını sağlayacaktır.
  
Ø  Eyalet sistemi halk iradesine daha uygun bir sistemdir. Her eyaletin kendi seçtiği meclisi ve o meclisin içinden çıkan bir hükümeti olmalıdır. Yürütme erki, her eyalette özerk eyalet hükümeti eliyle uygulanmalıdır. 

Ø  Eyalet Meclisleri Milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ni oluşturmalıdır. 

Ø  Siyasi partiler yasası demokratik ve katılımcı olmalıdır. Parti içi demokrasi şarttır. Delegelerin de, milletvekillerinin de %50'si 40 yaş altında aynı şekilde delegelerin de, milletvekillerinin de %50'si kadın olmalıdır.

Ø  Sivil Toplum Kuruluşları katılımcı demokrasinin şartıdır. STK’lar birbirleriyle ortak amaçlara sahip insanların seslerini ve isteklerini sandık dışında da duyurdukları katılımcı demokrasi araçlarıdır. 
  
Ø  Seçimler adil olmalıdır. Seçimler; retina taraması, parmak izi karşılaştırması vs gibi mükerrer ya da sahte oy kullanımını önleyecek ve %100 digital olan ve tüm katılımcı parti temsilcileri tarafından on-line denetlenebilecek bir sisteme kavuşturulmalıdır. 

Ø  Dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır. Bu ayrım, özgürlüğün eşit dağılım ilkesine aykırıdır. 

Ø  Yürütme STK’larla yakın temasta çalışmalıdır. Mecliste sendika ve dernek konfederasyonların temsilcileri için kontenjan milletvekilliği açılmalıdır.

5.    ADALET MÜLKÜN DEĞİL, İNSANLIĞIN TEMELİ OLMALIDIR.

Ø  Güçler ayrılığı ilkesi demokrasinin olmazsa olmazıdır. Özgürlükçü ve eşitlikçi demokrasilerde (1)Yasama (2)Yürütme (3)Yargı kurumlarının birbirlerinden bağımsız ve eşdeğer güçte olması, yekdiğerini denetleyebilmesi, otokrasiyi yani, iktidarın tek elde toplanmasını engellemek adına hayati öneme sahiptir. İktidarın bu üç kurum arasında paylaşımı; demokratik yollarla iktidara gelen kişiler ya da partilerin kendi diktatörlüklerini kurma heves ve girişimlerinin dünyayı sürüklediği felaketlerden elde edilen tecrübeler üzerine geliştirilmiştir. Güçler ayrılığı ilkesi ile karşılıklı denetimin önemi, Adolf Hitler’in demokratik yolla iktidara gelmesinden sonra, yasama, yürütme ve yargıyı tekelinde toplayarak dünyayı yangın yerine çevirmesinden sonra anlaşılmıştır. Güçler ayrılığı ilkesinin işlemediği sistemlerde, yargının, hükümetin kontrolü altına girme tehlikesi mevcuttur. Bu nedenle güçler ayrılığı ilkesi korunmalıdır.

Ø  Yargı tam bağımsız olmalıdır. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurumu’na Adalet Bakanı ya da müsteşarı katılmamalı, üyeler Baro’lar tarafından seçilmelidir. Başbakan’ı temsilen Adalet Bakanı’nın Başkanlığını yaptığı HSYK’nun bağımsızlığından, dolayısıyla Güçler Ayrılığı ilkesinden söz edilemez.

Ø  Yargı adil ve açık olmalıdır. Herkes, kendisine yöneltilen herhangi bir suçlama karşısında, bağımsız ve tarafsız bir mahkemece tam bir eşitlikle, adil ve açık olarak yargılanma hakkına sahiptir. Oysa yargı, 12 Eylül referandumundan beri yürütme erkinin altında çalışmaya başlamıştır. Adalet Bakanı’nın HSYK’na Başkan olması ve Bakanlık Müsteşarı’nın onun yokluğunda başkanlığı üstlenmesi, yargı bağımsızlığının ortadan kalktığının ve yargının Başbakanın vesayeti altında kalmasının açık kanıtıdır. 

Ø  Masumiyet karinesi işlerliğe kavuşturulmalıdır. Her sanık, savunması için gerekli bütün güvencenin sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile suçlu olduğu saptanmadıkça suçsuz sayılır. 

Ø  Hiç kimse keyfi olarak gözaltına alınamaz, tutuklanamaz ve tarafsız uzman kuruluşlar tarafından sahteliği ispatlanmış uydurma delillerle yargılanamaz. 

Ø  Hiç kimse işkenceye ya da acımasız, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza ya da muameleye uğratılamaz. Oysa uzun tutukluluk süreleri yargısız infaz olarak kullanılmaktadır. Teknolojinin bu kadar gelişmiş olduğu bir çağda, özellikle düşünce kaynaklı suç zanlıları teknolojik takibe alınarak tutuksuz yargılanmalıdır.

Ø  İnsanlık suçları net olarak yasalarda belirtilmeli ve bu suçla yargılananlar için zaman aşımı kaldırılmalıdır.

Ø  Anayasa yasama, yürütme ve yargıyı da denetlemelidir. Çoğunluğun yönettiği bir toplumda iktidarda olanların sınırlarını da belirlemeli, çoğunluk tiranlığının kurulmasını engelleyecek bir devlet organı olmalıdır.

Ø  Mahkemeler ücretsiz olmalıdır. Adalet talep etmek için başvuran halktan harç alınmamalıdır.

Ø  Özel Yetkili Mahkemeler demokrasiyle bağdaşmaz. Kaldırılmalıdır. 

Ø  Özel yetkili mahkemelerin 2005 yılından bu yana verdikleri kararlar için yeniden yargılama yolu açılmalı, hatalı ve/veya suçlu bulunan yargıçlar yargılanmalıdır.

Ø  Faili meçhuller, yargısız infazlar cezasız bırakılamaz. İnsanlık suçu addedilmeli, zaman aşımı engellenmelidir. 

Ø  Gizli tanık uygulamasına son verilmelidir. Gizlilik adalete olan güvene gölge düşürür.

Ø  Yasa dışı dinlemeler kanıt olarak kullanılamamalıdır. Kullananlar zamanla tespit edilecek olursa, zaman aşımına bakılmaksızın görevden alınmalı ve yargılanmalıdır.

Ø  Yargıçlar ve savcılar da sıradan vatandaşlar gibi yargılanabilmelidir.

Ø  Askeri Yargı kaldırılmalıdır. Askerler de sivil mahkemelerde yargılanmalıdır. 

Ø  Devlet ceberut bir efendi değil, alçak gönüllü bir hizmetkar olmalıdır.

6.    SOSYAL GÜVENLİK SOSYAL DEMOKRASİNİN TEMELİDİR

Ø  Türkiye’de tek bir işsiz kalmamalıdır.  Devlet ve Belediyelerin istihdamı üç katına çıkartılmalı, devlet daireleri ve belediyeler üç vardiya, yedi gün, yirmi dört saat çalışmalıdır. (2. ve 3. vardiyalarda düşük profilli istihdam uygulanabilir.) Bu yöntemle işsiz oranı sıfıra inerken devletin etkin, seri ve yüksek performansla çalışması sağlanabilir.

Ø  Tembellik de haktır ve sağlıklıdır. Hafta tatili üç, yıllık izin otuz gün olmalıdır. Newroz, Paskalya gibi Sünni inanç dışındaki inanç sistemlerinin kutsal günleri de tatil ilan edilerek bayramlar birlikte kutlanmalıdır.

Ø  Tüm vatandaşların haklarını ve isteklerini dile getirmek ve korunmak için sivil toplum kuruluşu kurmaya ve katılmaya hakkı olmalıdır. 

Ø  Sosyal Güvenlik geliştirilmeli, yaygınlaştırılmalıdır. Herkesin eğitim, sağlık, yiyecek, giyecek, konut ve gerekli toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere sağlığına ve esenliğine uygun bir yaşam düzeyine hakkı vardır. 

Ø  Eğitim ücretsiz olmalıdır. Her birey eğitim alma hakkına sahiptir ve eğitim özerk, parasız, zorunlu, fırsat ve imkân eşitliği sağlanmış bir yapıda olmalıdır. 

Ø  Anadilde eğitim desteklenmelidir. Özgürlüğün şartıdır.

Ø  Kamuda türbanın önü açılmalıdır. Özgürlüğün şartıdır.

Ø  Temel sağlık hizmetleri ücretsiz olmalıdır

Ø  Halkçılık tüm Türkiye halklarını imtiyazsız kapsamalıdır.

Ø  Milliyetçilik kök kimliklere saygılı ve vatanseverlik vurgulu olmalıdır.

Ø  Herkes toplumun kültürel etkinliklerine özgürce katılma, güzel sanatları tatma, bilim alanındaki ilerlemelerden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir. 

Ø  Sanat prangalarından kurtarılmalıdır. Devlet ve hükümet görevlilerinin ne üretim, ne de paylaşım aşamasında sanat eserleri üzerinde kısıtlama uygulamaları, olumlu ya da olumsuz telkinde bulunmaları yasaklanmalıdır.

Ø  Telif hakları etkin korunmaya alınmalıdır. Herkesin, sahibi bulunduğu her türlü bilim, yazın ya da sanat yapıtlarından kaynaklanan ahlaki ve maddi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır. 

Ø  Laik devlet vardır, olmalıdır, şarttır. Laiklik; demokrasinin, belli bir dine ya da mezhebe inanan çoğunluğun tiranlığına dönüşmesini engellemek için devletin tüm dinlere aynı mesafede kalmasını sağlamak üzere geliştirilmiş bir kavramdır. Asla “dinsizlik” anlamına gelmediği gibi; “inançlıları baskı altına alan bir tiranlık” da değildir. Laiklik devletin, tüm inanışlara eşit mesafede durabilmek adına, dinin siyasetten ayrılmasıdır.

Ø  Laik devlet, herhangi bir dini, mezhebi, inanç sistemini referans almaz. Devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Cem evlerinin cami statüsünde olmasını istediği kadar, örtülü kız kardeşlerimizin kamusal alanda istihdamını da istemelidir.

Ø  Kimliklerden dini inanç ibaresi kaldırılmalıdır.

Ø  4+4+4 sistemi derhal kaldırılmalı. 5+3+3 sistemine dönülmelidir.

Ø  Dershaneler kaldırılmalı, liselerin dördüncü sınıfları öğrencileri üniversitelere hazırlamalıdır.

Ø  Öğretmen maaşı en az milletvekili maaşı kadar olmalıdır.

Ø  Kalkınmak toplumun topyekûn mutluluğu için olmalıdır. 

Ø  Sanayi ve ticaret öncelikle çevre duyarlılığını gözetmelidir.

Ø  Tarım teşvik edilmeli, modernleştirilmelidir. Topraksız köylü kalmamalıdır.

Ø  Köy enstitüleri yeniden kurulmalı, tarım çağdaş yaklaşımlarla yapılmalıdır.

Ø  Öğrencilere kooperatif zihniyet aşılanmalıdır. Üniversiteler öğrencilerine –geçici- toprak tahsis etmeli, basit temel tarım ürünlerini öğrenciler kendi bahçelerinde –destek alarak- yetiştirmeli, hem hayata doğal ve organik olarak hazırlanmalı, hem boş zamanlarını kaliteli değerlendirmeli hem de öğrenci bütçelerini hafifletebilmelidir.

Ø  Hidroelektrik enerji doğayla barışık olarak elde edilmelidir. İstanbul ve Çanakkale boğazlarının dip akıntılarından deniz dibine yerleştirilen ekolojik tribünlerle elektrik enerjisi elde edilebilir.

Ø  Rüzgar ve güneş enerjisi daha yaygın kullanıma sokulmalı, teşvik edilmelidir.

Ø  Profesyonel ordu kurulmalıdır. Askerlik görevi kısaltılmalı ve sivil savunma ağırlıklı bir eğitim biçimine dönüştürülmelidir.


16 Mart 2015 Pazartesi

46 DAVASI

SAYGIDEĞER YARGIÇLAR,

Ben bugün burada bir hakaret davasından yargılanırken savunmamı DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ kavramı üzerine kurmayacağım. HAYIR… Ben aslında bugün burada bir SAVUNMA YAPMAYACAĞIM… Bugün ben burada sizlere bana daha 24 yaşındayken verdiğiniz resmi bir görevi hatırlatacağım ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’nın 27.maddesinden bahsedeceğim.
ANAYASAMIZ’ın 27.maddesi; “Herkes, bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkına sahiptir.” Demektedir.
Bendeniz, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, bir hekimim. (BELGE 1). Mezuniyetimi takip eden hafta hekim olarak mesleki kariyerime başladım. Henüz 24 yaşındayken sizler gibi hâkimler ya da savcılar karara bağlayacakları dosyaları tarafıma göndererek davalarıyla ilgili şahısların akıl sağlığının yerinde olup olmadığına dair raporlar talep ettiler. Benim ve benim gibi pratisyen hekimlerin, dikkatinizi çekerim psikiyatri uzmanları değil, pratisyen hekimlerin verdikleri kanaat raporları doğrultusunda adaletin gereğini yerine getirdiler. Bizler o akıl sağlığı raporlarını vermeyecek olsak kanun önünde suçlu sayılabilirdik. Özetle şahsımın verdiği kanaat raporları sizlere ışık tuttuğu için yargıya varabildiniz. Şimdi ise o günlerin üzerinden tam otuz yıl geçti ve değirmende değil, hekimliğimin yanı sıra yazar ve yönetmen olarak iştigal ettiğim karakter analizleriyle ağarmış saçlarımla, artık epeyce tecrübeli bir hekim olarak vardığım Narsisistik Kişilik Bozukluğu kanaatimden dolayı “şüpheli” sıfatıyla karşınızdayım. Söz konusu şüphe ise hakaret ettiğimdir. Savcılık makamı iddianamesinde “Akıl hastalığına vurgu yapılması, eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırlarını aşarak hakaret suçu teşkil etmektedir.” Demektedir. Her şeyden önce akıl hastalığına hakaret demek, akıl hastalarına hakarettir. Ben sözlerimde hakaret unsuru bulmamaktayım, eleştirmeye niyet dahi etmedim, hele hakaret yoluyla suç işlemeye kastım hiç olmadı. Çünkü ben teşbih yapmadım, teşhis koydum. Müştekide Narsisistik Kişilik Bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncem olmadı. Hekimlik etiği hastalarının durumlarını alay konusu yapmaz, aşağılamaz, hele hakaret amaçlı asla kullanmaz. Biz hekimler tababet ve şuabatı sanatlarının tarzı icrasına ehliyet almadan önce bu madde üzerine de and içeriz ve içtik. Davaya söz konusu olan açıklamamda ise aynen meslektaşlarım olan Türk Tabipler Birliği mensubu hekimlerin duyduğu kaygıyı kamuoyuyla paylaştım. 
Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkâlâde endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.”  (BELGE 2)
Bakın ben sadece altı yıllık tıp fakültesi eğitimi almakla kalmamış, 1987-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak akademik kariyer yapmış uzman bir bilim adamıyım. (BELGE 3).  Bu belgeyle ve Anayasa’nın 27.maddesine göre “bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkı”na fazlasıyla sahibim. Yayma hakkıma sahip olduğumu ben değil sizlere kılavuzluk eden T.C. Anayasası söylemektedir. Bu kanun maddesinden açıkça anlaşılabileceği gibi, doktor kimliğimle tıbbi kanaatlerimi açıklarken, örneğin; ilk cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk'ün sol göğsünde, Çanakkale’de aldığı şarapnel yarası nedeniyle ömrü boyunca yanık skarı taşıdığını, ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün sağır olduğunu, yine Cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’in obes olduğunu, Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit'in parkinson olduğunu söylememle veya Şafak Pavey'de extremite yoksunluğu; Meclis Başkanvekili Sadık Yakut'ta vitiligo varlığı ya da sabık Başbakan'ın uzaktan gördüğüm kadarıyla omurga sorunundan bahsetmem hakaret sayılmazken; bir psikiyatrik kanaat teşhisimin hakaretten sayılması esas itibariyle ikirciklidir. Müşteki vekilleri; “müvekkilimiz Altıoklar’a sormamıştır ki kendi akıl sağlığını. Bu nedenle açıklamaları hakarettir demektedir.” Oysa Recep Tayyip Erdoğan yolda düşse, ilk müdahale edenlerden biri ben olurum. Doğru tedaviyi uygulamadan önce de kalp krizi nedeniyle mi, inme indiği için mi yoksa sara nöbetinden dolayı mı düşüp düşmediğini teşhis etmem gerekir,. Ve bu teşhisi koyarken hastanın bana sormasını da beklemem. Beklersem suç sayabilirsiniz. Çünkü durum acildir. Davamız konusu olan teşhisim de acil bir durumun önlemi olarak kamuoyuyla paylamıştır. Bununla birlikte içinde bulduğum çevrede kuduz hastalığı taşıyan bir vaka teşhis etsem, hem müdahale etmek, hem de kamuoyuna bildirmekle yükümlü olduğumu yasalar söylemektedir.  Çünkü burada kamuoyunun sağlığı söz konusudur. Davamızda da kamuoyunun akıl ve bedensel sağlığı tehlike altında olduğu için yetkili kuruluşları uyarmak üzere teşhisimi açıkladım. Teşhisim koruyucu hekimliğin gereğidir. Bunlarla birlikte bir doktorun kamuoyuna mal olmuş, her gün defalarca televizyon başta tüm medya organlarında karşılaştığı şahsiyetlerle ilgili fiziksel hastalık teşhisinin olağan ama psikiyatrik hastalık teşhisinin suç unsuru sayıldığını yazan bir kanun maddesine yazılmamış Magna Carta dâhil hiçbir kanun kitabında rastlayamazsınız. Fiziksel hastalıklarla ilgili teşhis koymam ve rapor vermem suç teşkil etmezken, akıl hastalığıyla ilgili teşhis koymam suç olamaz. Müştekinin doktor yorumu yapmamı hakaret sayarak şikâyet etmesi , narsisistik kişilik bozukluğu teşhisini doğrulamaktadır. Çünkü narsisistik kişilik bozukluğunun en temel teşhis kriterlerinden birisi de eleştiriye tahammülsüzlüktür.
NARSİSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU
Bu noktada Sayın mahkemenin müsadesiyle şikayetçi tarafından hakaret olarak addedilen narsisisistik kişilik bozukluğu hakkında özet bir bilgi vermek isterim. Karar yüce Türk adaletinindir. Narsisistik kişilik bozukluğunun temel özelliği büyüklenmecilik ve üstünlük duygusudur. Tüm dünya Psikiyatristlerinin kabul ettiği DSM-IV tanı ölçütlerine göre, bir kişiye narsisistik kişilik bozukluğu denebilmesi için aşağıda verilen kişilik özelliklerinin beşinin bulunması yeterlidir: (BELGE 4)

1.      Kendisinin özel, eşi bulunmaz ve herkesten çok daha önemli olduğunu düşünür.  
2.      Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ve yetenekleri olduğunu sürekli deklare eder.
3.      Üstün, seçilmiş ve ilahi kuvvetlerce vazifelendirilmiş olarak bilinmeyi bekler.
4.      Kendilerine hayrandır. Çok beğenilmek ve sürekli dışardan onay görmek ister.
5.      Herşeyi yapmaya hak kazanmış ve özellikle kayırılacak bir kişi olduğunu düşünür.
6.      Kendi çıkarları için, amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır.
7.      Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanımaz.
8.      Her başarılıyı kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.
9.      Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler.

Narsisist kişi her yaptığının mükemmel olduğunu düşünür. Eleştiriye duyarlılık ve kırılganlık narsisitik kişilik yapısının en belirgin özelliklerindendir. Narsisistik kişi kendini aşırı değerli hissettiği için eleştirilmeye karşı çok duyarlı ve kırılgandır. Şikayetçi Erdoğan da kırılgandır. Bir doktor teşhisini şikayet ederek dava açtığına göre, belli ki epeyce kırılmıştır. İşte kendisi için de, yakın çevresi için de, ülkemiz için de, içinde yaşadığımız coğrafyamız ve hatta dünya için de endişelerimiz bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede şikayetçi Erdoğan’ın bir sonraki celseye teşrif etmesini, sizlerin huzurunda, sizlere ve şikayetçi olduğu bendenizin gözetiminde şikayetinin derinindeki dinamikleri, nereden rencide olduğunu anlatmasını talep ederim. Bununla birlikte şikayetçinin şikayetlerini ve dinamiklerini dinlemek ve bilirkişi heyet raporu vermek üzere, tarafsız bir üst kurum olan Türk Tabipler Birliği’ni temsilen bir psikiatristler heyetinin yüce mahkemenize gelerek gözlem ve inceleme yapmasını talep ederim. Böylelikle şikayetçi için kullandığım  “narsisistik kişilik bozukluğu”  kavramının bir teşhis mi, yoksa teşbih mi olduğu konusunda yüce mahkemenizin karara varmasının da daha adil olacağını düşünmekte olduğumu bildiririm. Hal böyle olunca özetle şikayetçi Recep Erdoğan’ın bu mahkemeye gelmeyecek olursa, tam teşekküllü bir hastanede söz konusu belirti ve bulgulara sahip olmadığının belgelenmesini, aksi halde hatalı teşhis ve beyanda bulunduğumu kabul edeceğimi açıkça beyan ederim. Kısaca, Recep Erdoğan’ın akıl sağlığı durumunun bilirkişilerce rapor edilmesini talep ederim.

SON SÖZ:

Yüce mahkemenizin, hekim olan şahsımı, bu davayla suçlu bulması halinde tarihe geçeceğini düşünmekteyim. Şöyle ki; “hakaret davası” olarak anılan bu davada, dava konusu olan bir hakaret söz konusu değildir. Çünkü ben bir teşbih yapmadım, teşhis koydum. Teşhis koyan bir hekimi yargılayan bu mahkeme, hakaret davasına baktığı için değil, teşhis koyan tıp bilimini yargıladığı için tarihe geçecektir. Saygılarımla…

24 Şubat 2015 Salı

4.MAYMUN

MADEM Kİ DELİLİĞE METHİYE DÜZMÜŞ ERASMUS
BENİM ADIM BUNDAN SONRA IV. HOMO ERECTUS!!

Üç maymundan hangisi daha yaratıcıdır?

Hiçbiri….

İşte ben bu yüzden üç maymundan biri olmayacağım..
Çünkü ben, ellerini, kollarını yay gibi germiş, gözleri fal taşı gibi rasatta, kepçeleşmiş kulakları her sesi duymaya ayarlı, ağzı ardına kadar avaza açık, aklı hür,  ve ayakta... Evet, ayakta ve hür bir 4.maymun olmak zorundayım... Çünkü benim yaşamım ve yaratıcılığım ancak buradan başlar.

Ben, Mustafa Altıoklar, ülkesi uğruna canını vermeye hazır vatansever bir sinemacı olarak, ülkemin üzerinde son yıllarda dolaşan kara bulutları ve akbabaları gördükçe, olup bitenlere seyirci kalmayacağımı, üç maymundan biri değil, dördüncü maymun olmayı seçtiğimi bu deklarasyonla açıklıyorum, çünkü kendime ve geçmişime saygım var.

Militarist güç kullanılarak yapılan her türlü iktidar darbesine karşı olduğumu açıkça belirttiğim gibi, siyasi erk vasıtasıyla cumhuriyetimizin demokratik yapısını değiştirmeye yönelik her türlü siyasi girişimin de karşısında olduğumu, karşısında duracağımı da altını çizerek ifade etmek isterim.

Bir buçuk yıldır Türkiye, Anayasa Mahkemesinin, ülkenin laik yapısına bir tehdit olarak gördüğü iktidar partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından yönetilen aydın tutuklamalarıyla çalkalanıyor.

Hal böyleyken,  Türkiye tarihini ve gerçeğini doğru okuyamayan batılı entelektüellerle, batılılar ne derse doğrunun o olduğunu sanan yerli batıcı entelektüeller, el birliğiyle siyasal İslamın hizmetine girerek sadece Türkiye’yi değil, dünyayı ateşe sürüklemekteler.

Avrupa Birliği’nin önde gelen isimleri, Olli Rehn, Laagendjik, Belçikalı parlamenter Luc Van Den Brande deklarasyonlarıyla AKP’nin uygulamalarına destek vermekteler.

Şüphelerim var artık!

Batılı demokratlar!
Biz demokrasiyi sizden öğrendik!…

Fikir özgürlüğünü mesela…
Voltaire’in; “fikirlerine katılmıyor olabilirim ama fikirlerini özgürce söyleme hakkın için canımı veririm!” özdeyişine aşkla, sıkı sıkıya sarıldık. Fikir özgürlüğünün olmadığı yerde demokrasinin yeşermeyeceğini sizden öğrendik…

Oysa şimdi şaşkınız…
Çünkü AKP’yi demokratik bir seçimle %47 oy alarak toplumun önemli bir kesiminin meşru temsilcisi olduğunu sanmaktasınız. Ancak AKP, seçmenden oy isterken; “fikir hürriyetini kaldıracağız, laisizmi, demokrasiyi, Türk Devrimleri’ni savunanları tutuklayacağız; çünkü biz bütün kötülüklerin laik sistemden doğduğunu görüyoruz. Bu nedenle laisizmi yıkarak yerine İslami şeriatı getireceğiz. Bunu bilin, buna göre bize oy verin!” dedi mi ki, %47’lerini meşru sanmaktasınız?

Hayır!

Bu halkı aldatarak oy istemek değil midir?

Batı demokrasilerinde halkı aldatmak meşru mudur?

Şimdi biz çok şaşkınız…
Çünkü verdiğiniz destekten güç alan AKP Hükümeti, sadece ve sadece fikirleriyle laisizmi, demokrasiyi ve cumhuriyet ilkelerini savunan laik Türk aydınlarını, ancak şeriat rejimlerinde görülebilecek bir biçimde, Humeyni’nin “laik aydın avları”na benzer biçimde evlerine baskın düzenleyip, kelepçeleyerek; kanıtsız, tanımsız tutukladı. Sivilleri tutukladı… Yazarları tutukladı… Öğretim üyelerini tutukladı... Gazetecileri tutukladı… Darbeci olmakla suçladı…, Ortada ne bir somut delil var, ne de bir iddianame… Darbeye ve darbecilere elbette karşıyız. Fikir özgürlüğünü savunurken bir yanımız, darbeci olamaz ki diğer yanımız… Ancak AKP siyasetine karşı olmayı darbecilik sanmanızı sağlayan batılı ve batıcıların illüzyonundan silkinin artık lütfen… itsgoingrightnow.com olmadan…

Şimdi biz, gözünüz kapalı savunduğunuz AKP, fikir özgürlüğümüzü ve demokrasimizi sizin fütursuz desteğinizle biçerken, kahredici suskunluğunuz nedeniyle şaşkınız…

Peki… Ya sadece kendine demokrat batılı egemenlerin “Avrupa Birliğine sizi almayız” tehdit ve baskıları ve AKP’nin konuşan, düşünen aydınlarımızı teker teker kelepçeleyerek, toplumda korku imparatorluğunu inşa etmeleri sayesinde, iyice palazlanan AKP  sizden aldığı gücü kullanarak demokrasilerin olmazsa olmazı, fikir hürriyetini, baskı, zulüm ve kanla bastırarak Türkiye’yi ortaçağın oligarşisine geri çekerse, batının gerçek evrensel demokrat, masum ve iyi kalpli entelektüelleri olarak sizler bu günaha ortak mı olacaksınız?

şimdi siz bu günaha ortak mı olacaksınız?


                                   *                                 *                                 *

Batılı demokratlar!
Biz demokrasiyi sizden aldık!

Hukukun üstünlüğünü, mesela…
Bağımsız yargının verdiği kararlara, demokrasi gereği saygı göstermeyi sizden öğrendik.

Oysa şimdi şaşkınız…
Çünkü Türk Milleti adına karar verme yetkisiyle donatılmış olan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin hakkında demokrasiyi yıkma girişimlerinde bulunduğu için kapatma davası açtığı AKP’ye gözleriniz kapalı destek vererek, bizi hayal kırıklığına uğrattınız. AKP’yi demokratik bir seçimle %47 oy alarak toplumun önemli bir kesiminin meşru temsilcisi olduğunu sanmaktasınız. Ancak kapatılmasına Avrupa Birliği olarak topyekün karşı çıktığınız AKP, seçmenden oy isterken; “Biz hukukun üstünlüğünü kabul etmiyoruz. Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin mahkemelerine  güvenmiyoruz. Onları hamilerimize, Avrupa Birliğine şikayet edeceğiz. Bunu bilin, buna göre bize oy verin!” dedi mi ki, %47’lerini meşru sanmaktasınız? Bu halkı aldatarak oy istemek değil midir? Batı demokrasilerinde halkı aldatmak meşru mudur?

Şimdi biz çok şaşkınız…
Çünkü siz, Türkiye’deki laik rejimi değiştirmeye yönelik girişimleri olduğu için 1998 yılında kapatılan Refah Partisi’nin kapatılmaya olan itirazını reddeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hukukunun üstünlüğüne bugün saygı duymayan bir tavır içindesiniz. Oysa biz demokrasinin olmazsa olmazı insan haklarına saygıyı da, Avrupa İnsan Hakları mahkemesi kararlarının üstünde bir karar tanımamayı da sizden öğrendik.

Şimdi biz, gözünüz kapalı savunduğunuz AKP, hukukun üstünlüğünü ve demokrasimizi sizin fütursuz desteğinizle biçerken, kahredici suskunluğunuz nedeniyle şaşkınız…

Peki…Ya sadece kendine demokrat batılı egemenlerin “Avrupa Birliğine sizi almayız” tehdit ve baskıları ve AKP’nin konuşan, düşünen aydınlarımızı teker teker kelepçeleyerek, toplumda korku imparatorluğunu inşa etmeleri sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız olması gereken Anayasa Mahkemesi etkilenir de, davayı daha görüşülmeden ortadan kaldırır ya da kapatmama kararına varacak olursa ve böylece iyice palazlanan AKP sizden gördüğü üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hukukunun üstünlüğüne saygı duymayarak, demokrasilerin olmazsa olmazı, hukuk üstünlüğünü, baskı, zulüm ve kanla bastırarak Türkiye’yi ortaçağın oligarşisine geri çekerse, batının gerçek evrensel demokrat, masum ve iyi kalpli entelektüelleri olarak sizler bu günaha ortak mı olacaksınız?

şimdi siz bu günaha ortak mı olacaksınız? 

                                   *                                 *                                  *

Batılı demokratlar!
Biz demokrasiyi sizden aldık!

Kadın erkek eşitliğini mesela…
Kadınların türban, çarşaf altında dünyadan koparılmaması gerektiği fikrini aldık sizden.

Oysa şimdi şaşkınız…
Çünkü bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi tarafından hakkında demokrasiyi yıkma girişimlerinde bulunduğu için kapatılma davası açılan AKP’ye destek vererek, bizi hayal kırıklığına uğrattınız. AKP’yi demokratik bir seçimle %47 oy alarak toplumun önemli bir kesiminin meşru temsilcisi olduğunu sanmaktasınız. Ancak kapatılmasına Avrupa Birliği olarak top yekûn karşı çıktığınız AKP, seçmenden oy isterken; “ erkek kadın eşitliğini kaldıracağız, çünkü biz bütün kötülüklerin başını kadınların erkekleri baştan çıkartmalarında görüyoruz. Bu nedenle kadınları şeriata uygun olarak kapatacağız, bunu bilin, buna göre bize oy verin” dediler mi ki, %47’lerini meşru sanmaktasınız? ”üniversitelere gidecek olan inançlı kızlarımız başlarını örtebilme özgürlüğüne sahip olmalı derken, yakında lise ve sonra ilköğretimde okuyan kızlarımızın da başını kapatacağız. Bunu bilin, buna göre bize oy verin!” dediler mi ki, %47’lerini meşru sanmaktasınız? Bu halkı aldatarak oy istemek değil midir? Batı demokrasilerinde halkı aldatmak meşru mudur?

Şimdi biz çok şaşkınız…
Çünkü biz, İsviçre’den 41 yıl, İtalya ve Fransa’dan 16 yıl önce Türkiye’li kadınlara seçme ve seçilme hakkını Cumhuriyet Devrimleri sayesinde verdik. Kadınları örtünmeye zorlayan düzenlemeleri ise kıyafet devrimi sayesinde 1925 yılında kaldırarak kadın erkek eşitliğine giden yolda önemli bir çığır açtık. Erkek egemenliği ile kadınların köleleştirilmesinin, doğurma makinesi, cinsel meta ve aynı zamanda ahlaksızlığın odağı olarak görülmelerinin demokrasi, eşitlik ve insan hakları ilkelerine aykırı ve kabul edilemez olduğu fikriyatını aldık sizden… Oysa siz, kadınları yeniden çarşafa ve evlerine hapsedeceğini yüksek sesle söyleyerek bu konudaki anayasal düzenlemeleri değiştirmeye kalkan bir partiye karşı bağımsız Türk yargısı kapatma davası açtığı için bizi Avrupa Birliği’ne almamakla tehdit ediyorsunuz.

Şimdi biz gözünüz kapalı savunduğunuz AKP, kadın-erkek eşitliğini ve demokrasimizi sizin fütursuz desteğinizle biçerken, kahredici suskunluğunuz nedeniyle şaşkınız…

Peki… Ya sadece kendine demokrat batılı egemenlerin “Avrupa Birliğine sizi almayız” tehdit ve baskıları ve AKP’nin konuşan, düşünen aydınlarımızı teker teker kelepçeleyerek, toplumda korku imparatorluğunu inşa etmeleri sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız olması gereken Anayasa Mahkemesi etkilenir de, davayı daha görüşülmeden ortadan kaldırır ya da kapatmama kararına varacak olursa ve böylece iyice palazlanan AKP sizden gördüğü destek üzerine, Türk kadınlarını ortaçağın eşitsizliğine geri çekerse, batının gerçek evrensel demokrat, masum ve iyi kalpli entelektüelleri olarak sizler bu günaha ortak mı olacaksınız?

Şimdi siz bu günaha ortak mı olacaksınız?

                                   *                                 *                                 *


Batılı demokratlar!
Biz demokrasiyi sizden aldık!

İnanç özgürlüğüne saygıyı mesela…
İnanç özgürlüğü olmadan demokrasi olamayacağını…

Oysa şimdi şaşkınız…
Çünkü Türk Milleti adına karar verme yetkisiyle donatılmış olan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin hakkında demokrasiyi yıkma girişimlerinde bulunduğu için kapatma davası açtığı AKP’ye gözleriniz kapalı destek vererek, bizi hayal kırıklığına uğrattınız. AKP’yi demokratik bir seçimle %47 oy alarak toplumun önemli bir kesiminin meşru temsilcisi olduğunu sanmaktasınız. Ancak kapatılmasına Avrupa Birliği olarak topyekûn karşı çıktığınız AKP, seçmenden oy isterken; “inanç özgürlüğümüz yok. Camilerimiz yok. Dilediğimiz gibi camilere gidemiyoruz.  Bunun bilin, buna göre bize oy verin” dediler mi ki, diyebildiler mi ki aldıkları  %47 oyu meşru sanmaktasınız?  Bu halkı aldatarak oy istemek değil midir? Batı demokrasilerinde halkı aldatmak meşru mudur?

Şimdi biz çok şaşkınız…
AKP’nin Dış ilişkilerden Sorumlu Bakanı utanmadan karşınıza çıkıp; “Türkiye’de inanç özgürlüğü yok!” diye şikâyet ederken. Utancımız, bir vatandaşımızın yalan söylemesindendir, başka bir şeyden değil üstelik… Yalan söylemiş ve sizler de inanmışsınızdır işin kötü tarafı… Yalandır söyledikleri çünkü Türkiye'de sağlık ocakları dâhil 7 bin 500 hastane, ancak buna karşılık 76 bin camii mevcuttur. Kadrolu 21 bin doktora karşılık 66 bin imam çalışmaktadır.  Başka bir ifadeyle, Türkiye'de hastanelerde 189 bin yatak kapasitesi bulunurken, aynı anda 26 milyon kişi camilerde namaz kılabilmektedir. 365 gün, günde 5 vakit… Diyanet işlerinden elde edilen rakamlara göre, gelecek planlarında da cami yatırımları hastane yatırımını geçmektedir. AB ülkelerinde ise ibadet yerleri ile hastaneler arasında denge Türkiye'dekinin tam tersi durumdadır. Almanya'da sağlık ocakları da dâhil 70 bin civarında hastane bulunurken, kilise sayısı ise sadece 8 bindir. Fransa'da ise sağlık merkezleri ve hastanelerin sayısı 60 bin iken kilise sayısı 9 bin adettir.

Şimdi biz, gözünüz kapalı savunduğunuz AKP, inanç özgürlüklerimizi ve demokrasimizi, yalanlarıyla, sizin fütursuz desteğinizi orak gibi kullanarak biçerken, kahredici suskunluğunuz nedeniyle şaşkınız…

Peki… Ya sadece kendine demokrat batılı egemenlerin “Avrupa Birliğine sizi almayız” tehdit ve baskıları ve AKP’nin konuşan, düşünen aydınlarımızı teker teker kelepçeleyerek, toplumda korku imparatorluğunu inşa etmeleri sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız olması gereken Anayasa Mahkemesi etkilenir de, davayı daha görüşülmeden ortadan kaldırır ya da kapatmama kararına varacak olursa ve böylece iyice palazlanan AKP sizden gördüğü destek üzerine, bu ülkede yaşayan, Yahudi, Hıristiyan, ateist, alevi, Bektaşi, Mevlevi ve diğer dinlere ve inanışlara eşitlik getiren laik sistemimizi kaldırıp, inanç özgürlüğünü sadece Sünni mezhebine tanıyarak bizi ortaçağın kanlı karanlığına geri çekerse, batının gerçek evrensel demokrat, masum ve iyi kalpli entelektüelleri olarak sizler bu günaha ortak mı olacaksınız?

Şimdi siz bu günaha ortak mı olacaksınız?

                                   *                                 *                                 *

Batılı demokratlar!
Biz demokrasiyi sizden aldık!

Laisizimi mesela…
Laisizm olmadan demokrasi olamayacağı ilkenizi yani…

Oysa şimdi şaşkınız…
Çünkü Türk Milleti adına karar verme yetkisiyle donatılmış bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin hakkında demokrasiyi yıkma girişimlerinde bulunduğu için kapatma davası açtığı AKP’ye gözleriniz kapalı destek vererek bizi hayal kırıklığına uğrattınız. AKP’yi demokratik bir seçimle %47 oy alarak toplumun önemli bir kesiminin meşru temsilcisi olduğunu sanmaktasınız. Ancak kapatılmasına Avrupa Birliği olarak top yekûn karşı çıktığınız AKP, seçmenden oy isterken; “laik sistemi kaldıracağız, çünkü biz Kuran hükümlerinin üzerinde başka bir hüküm tanımıyoruz. Bu nedenle, laisizmi anayasanın değişmez ilkesi olmaktan çıkartacak ve şeriata uygun bir tanımlamayla yeniden yorumlayacağız”. Bunun bilin, buna göre bize oy verin dediler mi ki, aldıkları  %47 oyu meşru sanmaktasınız? Bu halkı aldatarak oy istemek değil midir? Batı demokrasilerinde halkı aldatmak meşru mudur? Bu halkı aldatarak oy istemek değil midir? Batı demokrasilerinde halkı aldatmak meşru mudur?

Şimdi biz çok şaşkınız…
Çünkü biz laisizmi demokrasinin olmazsa olmazı saydığımız için meclis çoğunluğunu ele geçiren siyasi erklerin dahi değiştirmesine izin vermeyecek anayasal düzenlemelerle gözümüz gibi koruduk bunca yıl. Çünkü bunu sizden öğrendik… Oysa siz laik yapımızı değiştirecek anayasal düzenlemelere giriştiği, şeriat düzenine doğru ülkeyi tehlikeli bir biçimde sürüklediği, yargının ve toplumun uyarılarına kulak asmadığı için hakkında kapatma davası açılan bir siyasi partinin kapatılmasını durdurmak üzere bizi Avrupa Birliği’ne almamakla tehdit ediyorsunuz. Luc Van Den Brande’nin raporuna uyarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi vasıtasıyla; “Bir dini parti ülkeyi yönetirken anayasaya aykırı kararlar alırsa o kararlar aleyhine dava açılması mümkündür ama o kararı çıkarttığı gerekçesiyle siyasi parti aleyhine dava açılamaz” diyorsunuz. Yani diyorsunuz ki, iktidardaki anti laik parti, her gün başka bir anti laik eylemde bulunsun, siz laikler de işi gücü, serbest düşünceyi, yaratıcılığı, ülkenizi ve dünyayı güzelleştirecek enerjinizi onları takip etmeye harcayın, onlar anayasaya aykırı kararlar alsın, siz de onlara dava açıp durun, işiniz ne? Böyle mi diyeceksiniz bize? Bu bize zaman kaybettirir kardeşlerim… Bu bize de, size de hayat kaybettirir…

Şimdi biz, bu nedenle, gözünüz kapalı savunduğunuz AKP, laik demokrasimizi sizin fütursuz desteğinizle biçerken, kahredici suskunluğunuz nedeniyle şaşkınız…

Peki… Ya sadece kendine demokrat batılı egemenlerin “Avrupa Birliğine sizi almayız” tehdit ve baskıları ve AKP’nin konuşan, düşünen aydınlarımızı teker teker kelepçeleyerek, toplumda korku imparatorluğunu inşa etmeleri sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız olması gereken Anayasa Mahkemesi etkilenir de, davayı daha görüşülmeden ortadan kaldırır ya da kapatmama kararına varacak olursa ve böylece iyice palazlanan AKP sizden gördüğü destek üzerine, devletin işlerliğini dini inançların üstüne çıkartan laisizmi kaldırıp, Türk devlet anlayışını, İslama dayalı hukuka, yani şeriata bağlıyarak, özgür birey yerine yeniden ümmet zihniyetini, yani köleliği meşru kılarak,  ortaçağın karanlığına geri çekerse, batının gerçek evrensel demokrat, masum ve iyi kalpli entelektüelleri olarak sizler bu günaha ortak mı olacaksınız?

Batılı demokratlar!
Biz demokrasiyi sizden aldık!

Siyasi parti yasalarını mesela…
Siyasi partiler olmadan, demokrasi olamayacağını yani. Demokratik toplumlarda "şiddetin propagandasını yapmadıkça" siyasi partilerin kapatılmayacağı ilkesini de...  

 Oysa şimdi şaşkınız…
“şiddet” kelimesini, konu AKP olunca algılayış biçiminize şaşkınız… AKP’nin uyguladığı şiddeti, şiddetten saymadığınız için şaşkınız.  Şu anda demokrat, laik, özgürlükçü Türkiye vatandaşlarının her gün manevi olarak, gelebilecek bir İslami şiddetin korkusu ile yaşamakta olduğunun farkında olmadığınız için, bu durumu görmek istemediğiniz için şaşkınız? Yazdığımız senaryolar, çektiğimiz filmlerle ilgili olarak, "ya yaptırmazlarsa, ya kızarlarsa, ya satamazsam" korkusunu yaşamayan yaratıcı var mı sanıyorsunuz şu anda Türkiye’de? Emotional şiddeti, fiziki şiddetten daha mı az yaralayıcı bulmaktasınız?  Devlet subvansiyonu olmadan film çekmenin zaten çok güç olduğu bu ülkede hangimizin projelerimizi "serbest düşünme" hakkımızı kullanarak yapabildiğimizi sanıyorsunuz?.. Size söyleyeyim, hiç birimiz... Peki, iktidarı kızdırmamak üzere kişiliğimizden verdiğimiz ödünler açmıyor mu kapanmayan yaraları ince ince ruhunda? Otosansür uyguladıkça biz, biz olarak kalabildiğimizi mi sanıyorsunuz siz? İllaki dayak yememiz mi gerekiyor kulaklarınızı açmanız için? İlla ki bacağımızdan bıçaklanmamız mı gerekiyor gözlerinizi örten ellerinizi açmamız için? İlla ki tehdit edilmesi mi gerekiyor, ağzınızı kapatan ellerinizi çekip de ses çıkartmanız için? İllaki ölmemiz mi gerekiyor kıçınızı koruduğunuz ellerinizi açmak için?

Şimdi bütün bunlardan sonra,  "fiziki şiddetin propagandasını yapmadıkça hiçbir siyasi partinin kapatılmasına karşı duruşunuzu" yeniden gözden geçirmeye davet ediyorum sizi. Yoksa batı demokrasisinin kanunları manevi şiddeti suç saymıyor mu? Yoksa suçu işleyen “uysal İslami parti” olunca mı suç sayılmıyor? İran örneği ne kadar çabuk silindi hafızalarınızdan? Önce, kendilerine destek veren demokratları kesmişti molla rejimi, hatırlatayım..
Yoksa siz İran sinemasına yaptığınız gibi, özgürlüğümüz gidiyor çığlıklarımıza küçümseyerek kulak tıkadıktan sonra gelen şeriat baskısının altından çıkan filmlerimize festivallerinizde ödüller mi dağıtmak istiyorsunuz?

Ben, Mustafa Altıoklar, “güzel ve yalnız ülkemin” üzerinde son günlerde dolaşan kara bulutları ve akbabaları gördükçe, beş maymundan biri değil, altıncı maymun olmayı seçtiğimi bu deklarasyonla açıklıyorum. Çünkü beş maymundan biri olmanın ruhumda yaratacağı duygusal acının etkisi kalıcı olacaktır... Tokat, bıçak yarası geçer, ruh yaraları ise kapanmaz kardeşlerim...


Mustafa Altıoklar
Film Yönetmenleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı


 16.TEMMUZ.2008

15 Aralık 2014 Pazartesi

ÇARŞI'NIN DEKLERASYONUDUR...

ÇARŞI’NIN DEKLERASYONUDUR…




                                              AKLIMIZ VİCDANIMIZDA KALDI!

ÖNSÖZ Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnûnneyse bizim için BEŞİKTAŞ ile çArşı da odur…

SONSÖZ: BEŞİKTAŞ

Bize: “Size ne?” diyorlar.

Yıllar önce Fok balıklarının katliamına isyan ettiğimizde güldüler bize. “Size ne?” dediler. Yerdiler bizi, ama bugün sıfatsızın biri çıktı ve size Fok You! dedi. O gün yanımızda olsaydın bugün Fuck You! diyor olacaktın, bunu unutma!

Düzen zaten istiyor ki, bir araya geldiğimiz sadece doksan dakikalık bir hayatımız olsun; bu süre zarfında sadece atılan gole sevinip yenilen gole üzülelim.Hayatımız doksan dakika içinde genleşip daralsın, ordabaşlayıp orda bitsin. Sahanın içinde olanlar dışında ‘görme, duyma, konuşma’ demek istiyorlar. O doksan dakikanın başlama vuruşuna kadar geçen zaman sanki hiç yaşanmamış gibi yok sayılsın. “Hadi şimdi dağılabilirsiniz! Unutun gitsin.” Öyle mi? Oysa bizim bir hayatımız varsa, bu hayat başkalarının hayatıyla mümkündür. Başkalarının hayatına sırt çevirenler, gözlerini kendinden olana çevirir;  kendi oğullarını bir hanedan gibi görmenin dışına adım atamazlar. Futbolun insanlara yaydığı kolektif ruh, kolektif hâfıza kendimize dışarıdan bakma şansı verir bize. Bu bakış, insanî değerleri diri tutar. İnsanlığa yapılan yanlışları, kurulan kumpasları görünür kılar. Bizi, birbirimizden haberdar kılar. Haber niteliği olan durum ve olguları korkmadan, cesaretle halkın önüne taşıma sorumluluğu verir.

Bir araya geldiğimiz statlarda, salonlarda aleyhimize çalınan haksız penaltılara isyan edelim, çıkan haksız kırmızı kartlara isyan edelim, ama bu “milletin .mınakoyacaz’ diyenlere yol veren düzene isyan etmeyelim! Öyle mi? Yoksul halk çocuklarının bayrağa sarılı tabutlarını unutalım? 12 yaşında vücudundan 13 kurşun çıkarılan çocukları unutalım? Kaşları Kartal kanadı olan Berkin’imizi, güzel yüzlü Ali İsmail’imizi unutalım? Öyle mi? İnsan, biraz da unutmadığı için, daha güzel bir dünyanın mümkün olduğunu hatırladığı için insan değil mi? İnsan, hayatın kanayan yerine baktığı için, sırtını dönmediği için çocuklarının yüzüne utanmadan bakabilir.

Rakibin haksız yere oyundan atılmasına olan isyanımız takdire şayan görülür, ama Trabzon’da doğa katliamı rönesansı HES’lere karşı isyanımız tu-kaka öyle mi?
Sporda Şike ve Teşvik söylentileri ayyuka ulaştığında İtalya’dan futbolcu değil, savcı istiyoruzdedik. Fena mi ettik? Kötü mü söyledik? İnsan neye ihtiyacı varsa onu istemez mi?
Plüton’a yapılan haksızlığa bile “oha” demişken hâlâbize “Siz böyle şeylere kafa yormayın” diyorlar, ama bilmezler ki Plüton’u evlatlıktan atanlar bile bugün bin pişman.

İstiyoruz ki, içinde ülkemizin de yer aldığı dünya aynı akıbete uğramasın. Turizm Bakanlığı bütün dünyaya ülkemizin tam bir cennet olduğunu duyurmak isteyen tanıtımlar yapacak, ama biz “Kaz Dağı’nın üstü  altından daha değerlidir” dediğimiz zaman hâkim kırmızı kartını bize gösterecek! Öyle mi?

“Yağmurdan korksak sokağa çıkmazdık.” O yüzden dile geldik;

“Siyanür Öldürür!”, “Ferhat da Dağları Deldi Ama Şirin İçin” dedik.

Bizleri doksan dakikanın içine hapsetmek isteyen o düzene Ali Sami Yen’den seslendik; Yıl 2011, “çArşı betona karşı”; “Ali Sami Yen Park Olsun, Şişli Hayat Bulsun”, “Rant Yapma Park Yap”
Gidemediğimiz maçta kulağımız radyoda, gözümüz televizyonda, aklımız Hasankeyf’te kaldı...

Hadi de bakalım şimdi ey zâlim; “Şirinbilseydi Munzur Çayı'nın gizemini Ferhat'ın halinic’olurdu ?”

Ama yok, istiyorlar ki doksan dakikanın sonunda doksan gün ofsayt tartışalım, başka da hiç bir şeyi dertedinmeyelim.Statlar bir beşik gibi uykuya doğru sallayıp dursun bizi istiyorlar. Oysa maçlara ara verildiğinde hayat devam ediyordu ve yazın 45 derece sıcakta parke taşı döşeyen işçinin alın terinde kaldı aklımız…TaşeronlaşmayaSendikasızlığa, Kuralsız Çalışmaya Hayır"  dedik.
Sen demedin mi?

“ Mayıs: 1 Sermaye: 0 “

 “çArşı Nükleer Santrallere Karşı”

“Sizin Nükleeriniz Varsa Bizim Metan Gazımız Var”

“Nükleersiz Türkiye”

“Karadeniz Kanserden ölmesin Ulan!”

Sanırsın ki atomu parçaladık da tanrı parçacığının peşine düştük... Oysa değil.

"Ses verin yakarışıma, bu işin sonu Fukuşima" dedik o kadar...

 “Terörün her türlüsüne hayır” dedik aklımız körpe kuzularda kaldı…
Çocuklarda kaldı aklımız;

“Alayınıza Sobe Ulan” “çArşı  çocuk pornosuna karşı”

 “çArşı Aile İçi Şiddete de Karşı”

Kışın evsizlerde kaldı aklımız “Donduk ulan!” dedik.Üst katta oturanları, alt kattakinden haberdar kılmaya çalıştık.

“Padişah değilim çeksem otursam
Saraylar kursam da asker yetirsem
Hediyem yoktur ki dosta götürsem
İki damla yaştan gayrı nem kaldı”

Aklımız vicdanımızda kaldı;

Kimsesizlerin kimsesi olmaya gayret ettik. Huzur evlerinde kaldı aklımız; evlat olduk, torun olduk, çiçek olduk, kucak bulduk. Aklımız Çocuk Esirgeme Kurumları’nda kaldı… Oyuncak olduk, palto olduk, bot olduk, kalem olduk, kederi silen silgi olduk, mutluluğa açacak olduk...Kıyıda, tenhada bırakılmış olanları hayatımızın ortasına davet ettik.

Aklımız sokak hayvanlarında kaldı…

 “çArşı sokak hayvanlarına koşuyor”; 5 ton kuru/yaş mama, 5 bölgeye mamalık ve su depoları, yaklaşık 500 kulübe ve tıbbi müdahale için birçok ilaç ...Ukrayna’daki köpek katliamına karşı da üç maymunu oynamadık.

Ah o çocuklar, yine o çocuklar... LÖSEV’e koştuk, kucaklaştık, umut götürdük onlara, “Bir tuğla da sen koyar mısın ?” dedik ve aklımız lösemili kardeşlerimizde kaldı…

Simdi bizi yerin dibine gömmek istiyorlar.

Yahu, madenlere indik ki biz! Yeryüzü doksan dakika yukarıda değil ki bizim için. Yeryüzü her yerde:

“540 metrede röveşata! Bu da mı penaltı değil ?”

N’oldu ? Aklımız fikrimiz madenlerde kaldı…

"Ölümün taşeronları hiç mi doymayacak bu siyah kâra" 

“Siyah Bile Kaybetmiş Asaletini Yokluğumuzun Karanlığında”

“Soma’nın en orta yerinde büyük bir yangın var alevler içinde”

Bizim de ayakkabımızın altı delikti, “Hrant” olduk.Acının üzerine hep birlikte kapaklandık.
Irkçılığa karşı olduk,”Hepimiz Zenciyiz” dedik.

Bize kapak takmak istediler. cevabımız  “Kapakları Toplayalım Engelleri Aşalım” oldu. Sıradanlaşmış, kurumsallaşmış  kutlama haftalarının dışında ihtiyacı olan yurttaşlarımıza 60'ı manüel, 4'ü akülü olmak üzere toplam 64 arabayı semtte sergiledik teslim ettik.  “Bu da Çarşı'nın Koreografisi” dedik.

Aklımız ihtiyaç sahiplerinde kaldı.

Aklımız 8 Konteynır ve 1 tır malzeme ile “SokağınTaVanı Kadar”

Akıl Van’da kaldı…Karada, karakışta kaldı.

Şirince’de ”Kıyamet Seninle Kopmaya Geldik” 

La biz size n’ettik?

Bütün Türkiye’de Kızılay’a oluk olduk kan olduk aktık,ama bizim  aklımız acil kan aranıyor çığlıklarında  kaldı…

Aklımız hâlâ Filistinli Hanzala’da…

“Çocuklar Okusun” diye 10 günde  25 okula 25 kütüphane projesine destek verdik… Aklımız Kütüphanelerde kaldı…Kâğıtlara hürmet etmekten bir an geri durmadık.

“çArşı Köy Okullarına Koşuyor” 
İki yılda isim isim 550 okul 20 binin üzerinde çocuğumuza bot, mont, atkı, bere, çanta, kıyafet, oyuncak, kırtasiye olduk olmasına da aklımız hâlâ köy okullarında…

Biz siporu seviyoruz sevmesine de, daha dün ses olduğumuz tiyatro yıkımlarına karşı bugün eski güreş hakeminin, zabıta müdürünün şehir tiyatrolarına suflevereceğini tahmin etmemiştik. Bunca yağdanlığın, dalkavuğun gölgesinde ata sporuna işmar çakmayı nasıl unuturduk: “çArşı, yağsız güreşe de karşı” dedik.

Ulu Kartal, kimseleri  darbecilere, terör örgütlerinemethiyeler düzmek, yardım ve yataklık yapmak zorunda bırakmasın.

Vicdanınızla kalın!

çArşı